Bu Sayfa bas

Hasan BAŞİŞ

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedin

Paylaş

HELAL KAZANÇ HELAL LOKMA

Ramazan mü’minler için  canlanma,dirilme,arınma ve yenilenme ayıdır. Bu ayın feyzi ve bereketiyle arınan gönüller ve temiz bedenler senenin diğer aylarını da böyle geçirmeye niyetlidir. Böylece iyiliklere koşan, kötülüklerden sakınma konusunda hassasiyet gösteren eller, diller, ayaklar ve vücudun bütün uzuvları, içinde bulundukları hâli korumak için azami gayret gösterirler.Helal kazanç duyarlılığı da bu çabalar içinde ön sıralarda yerini alır. Zira yapılan ibadet ve duaların Allah katında makbul olması,rızkını helalinden kazanmak, helal rızıkla beslenmek ve ailesini onunla geçindirmekle yakından ilgilidir.Zira kazancı haram, yediği içtiği haram, ahlakı ve davranışları kötü bir insanın duası ve ibadetleri Allah katında kabul görmez. Şu hadis-i şerifte bu husus açıkça ifade edilmektedir:“Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini semaya kaldırarak, ‘Ya Rabbi’ ‘Ya Rabbi’ diye yalvarıyor.Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur?” (Müslim, Zekât, 19.) Onun için Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de ısrarla helal ve temiz olanlardan yenilip içilmesini emretmektedir:“Ey iman edenler! Eğer Allah’a ibadet/kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara,2/172.) “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin.” (Bakara,2/168; bk. Maide, 5/88; Nahl, 16/114; Taha, 20/81.)

Bir insan hem Kur’an okuyor, hem namaz kılıyor ve oruç tutuyor hem de kazancında helal-haram ve kul hakkı-kamu hakkı gözetmiyor,haram gıdalarla besleniyor, eşi ve çocuklarına haram yediriyor, sofrasında, ikramında, iftarında, zekât, sadaka ve infakında haram bulunuyorsa böyle bir kimsenin ibadetleri Allah katında nasıl değer bulur, nasıl kabul görür? Başta oruç ibadeti olmak üzere namazımız, okuduğumuz Kur’an, yaptığımız dua ve niyazlar,hayır ve hasenat, zekât ve sadakalar eğer bizi haram ve kötülüklerden korumuyorsa ibadetlerimiz amacına ulaşamamış demektir. Peygamberimiz (s.a.s.), bu hususu şöyle dile getirmiştir: “Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” (Buhari, Savm, 8; Ebu Davud, Savm, 25.) Böyle bir oruç ibadetinden istenilen sevap da elde edilemez. Nitekim Peygamberimiz  (s.a.s.), “Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır. Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri sadece uykusuz kalmaktır.” (İbn Mace, 21.) buyurmuştur.Hadis-i şerifler; oruç ibadetinin gayesinin insanın edep ve ahlakını iyileştirmek,onu kötülük ve haramlardan, batıl ve haram kazançlardan korumak olduğunu açıkça beyan etmektedir.Bilmeliyiz ki ibadet sadece namaz ve oruç gibi belli görevleri yapmaktan ibaret değildir.Allah’ın emir ve yasaklarına, helal ve haramlarına uymak da ibadettir. Söz gelimi “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin.” (Nisa, 4/29.) ayetinde ifade edilen “batıl yollardan yemeyin” emrine uyan kimse, tıpkı “Ramazan ayına yetişen oruç tutsun.” (Bakara, 2/185.) emrine uyan kimse gibi ibadet etmiş olur. Çünkü her  ikisi de Allah’ın emridir. Üstelik namaz ve oruç gibi ibadet-i mersumelerin, Allah’ın rızasını kazanmanın yanında hırsızlık, faiz, batıl yollardan kazanç ve benzeri haramlardan kişiyi koruma amacı vardır. (Bakara,2/183; Ankebut, 29/45.) Bu itibarla hem oruç hem haram kazanç ve haram lokma bir arada bulunamaz.

Sonuç olarak; evveli rahmet, ortası mağfiret,sonu cehennem azabından kurtuluş, bereket, irade eğitimi, bilinçlenme, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, Kur’an, dua, zikir ve oruç ayı olan ramazan ayında; haram kazançtan,haram lokmadan, israftan, kötü söz eylem ve davranışlardan uzak durabilmek için azami gayreti göstermeliyiz, ramazan bilincine erebilmeli, hem oruçlu hem haramzade,hilekâr ve sahtekâr konumunda olmamalıyız.

Peygamberimizin şu evrensel mesajınıaklımızın bir köşesinde tutmalı ve hayatımızda etkin kılmalıyız: “Ey insanlar! Allah’a karşı gelmekten sakının (takva sahibi olun),

rızkı güzel bir şekilde kazanın, çünkü hiçbir kimse biraz gecikse bile rızkını tamamen almadıkça ölmeyecektir. Allah’a karşı gelmekten sakının, rızkı güzel bir şekilde elde edin; helal olanı alın, haram olanı bırakın.”(İbn Mace, Ticaret, 2.)

Hasan BAŞİŞ

İl Müftüsü

————————————————————————————————————-

HOŞ GELDİN RAMAZAN AYI

Kameri ayların dokuzuncusu olan Ramazan ayı,  Müslümanların oruç tutmakla mükellef oldukları, dinimizce yüce ve kutsal kabul edilen mübarek bir aydır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) Ramazan Ayı’nın yeni girdiği bir gün şöyle buyurur:

“Size bereket ayı Ramazan geldi. Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder. Allah bu ayda sizin hayır hususunda yarışmanıza bakar ve sizinle meleklerine karşı iftihar eder. Allah’a hayır ameller takdim ediniz. Şaki, günahkar, bu ayda Allahın rahmetinden mahrum olan kimsedir” (Taberani’den naklen et-Tergîb, II, 99).

Ramazan Ay’ı dinimizce en faziletli ve mukaddes bir aydır. Bu ayda Allah Teala’nın ihsanı, lütfu, affı, bağışlaması çoktur.Bu ayda yapılan iyiliklere,hayırlara kat kat sevap verilir.  Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ramazan Ay’ı girince göklerin kapısı (başka bir rivayette Cennetin kapıları) açılır, Cehennemin kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur” (Buhari, Savm, V).

İbadetin, hayır hasenatın ,iyilik ve güzelliklerin fert ve toplum olarak zirvede yaşandığı bir mevsime girdik.İyiliklerimize Cennetin kapılarının açıldığı,kötülüklere Cehennem kapılarının kapandığı,kötülükleri telkin eden şeytanın zincire vurulduğu bir aydayız.Zamanımızın özellikle teşrifiyle şevince gark olduğumuz Ramazan ayımızın kıymetini iyi bilip ona göre çok iyi değerlendirmeliyiz.

İftarıyla, sahuruyla, fıtır sadakasıyla, teravih namazlarıyla, yapılan yardımlarla,hayırlarla Ramazan ayı bir başka yer tutar insan hayatında. Ramazan Ayı’nın bu güzelliklerini, kendimiz yaşadığımız gibi bizden sonraki nesillere, gençlerimize, çocuklarımıza da yaşatmalıyız.

Yaz tatili dolayısıyla Kur’an- Kerim ve Dini bilgiler öğrenmek için çocuklarımızı Camilerimize göndermeye teşvik edelim. Ramazan ayının yaz tatiline isabet etmesi çocuklarımızın Ramazan Ayı’yla camilerde buluşmasına da bir vesile olmaktadır.

Ramazan ayında öncelikle Yüce Dinimiz İslam’ın beş temel esasından biri olan oruç ibadetini yerine getiriyoruz. Oruç Farsça’dan Türkçeye geçmiş bir isimdir. Arapça karşılığı “savm” veya “sıyam”dır. İslâmi terim olarak oruç, “İkinci fecirden (fecr-i sadık’tan)” itibaren, güneş batıncaya kadar yemekten, içmekten, cinsel ilişkiden ve orucu bozan diğer şeylerden, Allahü Teala (c.c)’ya kulluk niyetiyle nefsi alıkoymaktır.

Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Ta ki, korunasınız” (el-Bakara, 2/183) buyrulmuştur. Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Çünkü Allahu Teala (c.c) “Sizin üzerinize oruç farz kılındı” buyuruyor. Farz kılınış sebebi de “korunasınız ”diye ifade edilmektedir.Peygamberimiz (sav)in de orucu bir kalkan olarak ifade etmesi orucun bizi bütün kötülüklerden, günahlardan koruyacağını göstermektedir.

İbadetlerde asıl olanın Allahu Teâlâ (c.c)’ya ihlâsla kulluk olmakla birlikte; hikmetlerinden bazılarını kavramak ve açıklamak ta mümkündür. Bu sebepten oruç ibadetinin de fert ve toplum üzerin de birçok etkisi vardır.Ahlakımızı güzelleştirmesi,kötülüklerden koruması,merhamet duygularını geliştirmesi,sağlığı koruması,nimetin kıymetini öğretmesi,sabırlı olmayı öğretmesi bunlardan bazılarıdır.Oruç ibadetinin bu yönüne işaret eden ve oruçlunun nasıl davranması gerektiğini ifade eden Sevgili Peygamberimiz(sav) şöyle buyuruyor. “Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü (kem) söz söylemesin. Kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa “Ben oruçluyum “desin ve uymasın. Ruhum yed-i kudretinde olan Allahu Teâlâ (c.c)’ya yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: “Oruçlu kimse benim rızam için yemesini, içmesini ve cinsi arzularını bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun sayısız sevabını da, doğrudan doğruya ben veririm. Halbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir” (Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, 248, Hadis no: 897).

Oruç ibadetiyle ilgili hükümler ilmihal kitaplarımızda mevcuttur. Vatandaşlarımız yapacakları ibadetlerini bilinçli yapmaları için bu konuları okumalarını tavsiye ediyorum .Ayıca  Müftülüğümüz personeliyle bütün Din Görevlilerimizle vatandaşlarımızın bu konularda daima yardımcısıdır.Her konuda vatandaşlarımız bizlere ulaşabilirler.

Bu ay Kur’an ayı olması hasebiyle bütün camilerimizde, Kur’an Kurslarımızda gerek Erkek gerekse bayan Din Görevlilerimiz tarafından mukabele (Bir kimsenin Kur’an’ı ezberden veya kitaptan yüksek sesle okuması ve onu dinleyen topluluğun da sessizce Kur’an’dan takip etmesi) okunmaktadır.Şeyh Camimizde hatimle Teravih namazı kılınmaktadır.

Muğlamızda, Mübarek Ramazan Ayımızın bu rahmet esintilerinden  hepberaber istifade etmek için, vatandaşlarımızın müsait olanlarının ailecek, eş ve çocuklarıyla camilere gelmelerini,birlik beraberlik sevgi ve muhabbet içerisinde topluca ibadet etmelerini,birbirlrine özellikle ihtiyaç sahiplerine iftar vermelerini,hayır ve hasenatta bulunmalarını,bu ayda Allah’ın kullarına merhamet ettiği gibi Allahın bütün yaratıklaına mehamet kanadını gemelerini,(aç susuz hayvanlarında unutulmamasını) birbirimizi karşılıksız sevmeyi,birbirimize saygı duymayı, özellikle onbir ayın sultanı rahmet,mağfiret ayı Ramazan-ı Şerife say duymayı ve onu en güzel şekilde ağırlama gayreti içerisinde olmayı temenni eder,bütün vatandaşlarımızın Ramazan aylarını tebrik ederim.

Hasan BAŞİŞ

İl Müftüsü

 

 

 

 

 

 

 

——————————————————————————————————————BERÂET GECESİ

 

Berâet, borçtan, hastalıklardan, suç ve cezadan kurtulmak, ferman ve şahadetname gibi manalara gelir. Yüce Rabbimizin bizlere ihsan ettiği Berâet gecesi Şaban Ayının on beşinci gecesidir. Ramazan Ayının habercisi olan olan bu gecede Yüce Rabbimizin rahmet ve bereketi bol bol tecelli eder.

Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle ‘Mübârek’; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle ‘Beraet’; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle ‘Rahmet’, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle ‘Berâe’ veya ‘Sakk’ gecesi de denilmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu geceyi Hz. Âişe validemize tanıtırken şöyle buyurmuştur:

“Bu gece Şaban’ın on beşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Ben-i Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem’den kurtarır.” (Buhârî, et-Tergîb ve’t-Terhib, II, 118)

Bu geceyi ibâdet ve tâatla değerlendirmek gerekir. Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve Allah’a şöyle dua etmiştir: “Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen seni senâ ettiğin gibi yücesin.” (et-Tergib, II, 119, 120)

Peygamberimiz(s.a.v.) bu gece için şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasından itibaren dünya semasına tecelli eder ve şöyle der: ‘Benden af dileyen yok mu? Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu? Rızık vereyim. Şifa dileyen yok mu? Şifâ vereyim.”(İbn Mace, İkametü’s-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38).

Berâet gecesinde Yüce Rabbimize bol bol dua etmeliyiz. Günahlarımızın affı için yalvarmalı, geceyi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Bu mübarek geceler Yüce Allah’ın affının, mağfiretinin, rahmetinin diğer gecelere göre daha çok tecelli ettiği zaman dilimleridir. Kul ne kadar günahkâr olsa da Allah’ın rahmetine güvenerek bu geceleri fırsat bilmeli, günahlarını terk edip arınmalıdır.

23 Haziran Pazar gecesi idrak edeceğimiz Berâet gecesinin berâetimize vesile olması dileğiyle, şimdiden gecenizi tebrik eder, memleketimize ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini Cenâb-ı Haktan niyaz ederim.

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

 

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Yaptığınızda bir birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız.”(Müslim, Îmân 93. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 131)

Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki, iman etmek cennete girmek için birinci şarttır. Müslümanların birbirini sevmesi ise iman etme şartıdır. Mümin müminin kardeşidir. Müminleri kardeş ilan eden Yüce Allah’tır.

Müminler dünyalık bazı çıkarlar için mümin kardeşini aldatması, onu düşman görmesi düşünülemez. Tarafgirlik düşüncesiyle mümin kardeşimizi kâfir gibi görmek doğru değildir. Bu hadis-i şerif müminlerin birbirini sevmesi gerektiğini bizlere öğretiyor.

Hadisin devamında geçen selamlaşma ise müminlerin birbirlerini sevmelerine vesile olacağı ifade edilmektedir. Selamlaşma kırgınlıkları ortadan kaldırır, müminleri birbirine yaklaştırır. Biz bir kişiye selam verdiğimizde selamımızı almazsa o kişiyi sevemeyiz ve ona güvenemeyiz. Allah’ın selamını almayan bir kişiye güven duymayız. Onun için bize selam verildiğinde biz de o selamı almalıyız ki aramızda sevgi oluşsun.

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Beş vakit namazını kılan, Ramazan Ayında orucunu tutan kişi cennete girer mi?

Cevap: Beş vakit namazını kılan, Ramazan orucunu tutan, zenginse malının zekatını veren ve hac ibadetini yerine getiren cennete girer. Bir sahabi Peygamberimize gelip İslâm hakkında bilgi aldıktan sonra farz ibadetleri öğrenmiştir ve bunlardan ne eksik ne fazla yaparım demiştir. Peygamberimiz(a.s.): “Sözünde durursa cennete girer.” buyurmuştur.

Soru: Namazlarımı kılmaya çalışıyorum. Ama zekâtlarımı veremiyorum. Ne yapmam gerekir?

Cevap: Zekât ibadeti namaz kadar önemlidir. Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerimde zekât ile namazı beraber zikretmiştir. Her ibadetin emredilişinin bir hikmeti vardır. Onun için her ibadetten sorumlu olacağız.

Eğer zekât vermekte zorlanıyorsanız, malı verenin Allah olduğunu düşünün. Yüce Rabbimiz kendi verdiği maldan infak etmemizi istiyor. Eğer biz zekât vermezsek o mal belki elimizden çıkabilir. Zekât ve sadakalar malımızı bereketlendirir. “Mallarınızı zekâtla koruyun.” buyurmuştur peygamberimiz.

Soru: Zekât ibadetini biraz açıklayabilir misiniz?

Cevap: Diyelim ki sizin hiç paranız yok. İş buldunuz çalışmaya başladınız. Kazandığınız paraların bir kısmıyla ihtiyacınızı karşılarken bir kısmı birikmeye başladı. Biriken bu paranızın miktarı 80,18 gr. Altın değerinde bir paraya ulaştığında o tarihi belirlersiniz. Bu tarih kameri aylardan bir ay olmalıdır. O sene zekât vermekle yükümlü olmazsınız. Kurban kesmekle ve Fıtır sadakası vermekle yükümlü olur. Bir sene sonra aynı tarihe gelince paralarını hesaplar son duruma göre kırkta bir oranında zekât verirsin. Diyelim ki Recep ayında 80,18 gr. Altın veya altın değerinde paraya sahip oldunuz. Bir sene sonra aynı tarihte paranızı hesaplarsınız, bu defa 120 gr altına veya bu değerde paraya ulaşmış olabilir. O sene içinde ödeyeceğiniz borcunuz varsa bu paradan onu çıkarırsınız, kalan paranızın kırkta birini zekât olarak ödersiniz. Eğer borcunuz yoksa 120 gram altını kırka böler 3 gramını zekât olarak fakirlere verirsiniz. Daha sonraki sene yine Recep ayı geldiğinde paranızı hesaplarsanız ve en son ulaşan miktarın kırkta birini zekât olarak ödersiniz.

Ticaret mallarının, paranın altının zekâtı bu şekilde ödenir.  Tarla mahsullerinin zekâtına öşür denilir. Kalkan mahsulün onda biri zekâttır. Sulama ücretli ise insan, hayvan veya motor gücüyle sağlanıyorsa kalkan mahsulün yirmide biri zekât olarak verilir.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

————————————————————————————————————–

İSLÂM’IN ÇEVRE DUYARLILIĞI

 

Çevre bizim ve diğer canlıların içinde yaşadığı tüm doğal ortamlardır. Kişinin evi, bahçesi, arabası, soluduğu hava, içtiği su, içinde yaşadığı kent, beraber yaşadığı insanlar, denizler, göller, nehirler, yollar, dağlar, hayvanlar, bitkiler ve ağaçlar çevremizi oluşturan varlıklardır.

İslâm Dini insanların ahiret hayatlarına ışık tuttuğu gibi, dünya hayatlarını da düzene koymaktadır. Kur’ân-ı Kerim insanların hem kalplerine şifa, hem de dünya işlerini düzene koymak için geldiğine göre, ahiret hayatıyla ilgilendiği gibi, dünya hayatıyla da ilgilenmesi doğaldır.

Yüce Rabbimiz yeryüzünü insanların hizmetine sunmuş, yerin altını hazinelerle doldurmuş, yerin üstünü de en güzel şekillerle süslemiştir. Allah’ın verdiği bu nimetleri israf etmeden kullanmak çok önemlidir ki dinimizde israf haram kılınmıştır.

Kur’ân-ı Kerimde Yüce Allah yarattığı bu kainatı bize tanıtırken; yedi kat semanın ve dünyanın, bu ikisi arasında bulunan her şeyin, Allah’ı tesbih ettiğini haber vermekte ve; “Hiç bir şey yoktur ki, Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” (İsrâ, 17/44), “Gökte ve yerde bulunanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğu secde ederler.” (Hac, 22/18) buyurarak, yaratılan her varlığın Allah’ı tesbih ettiğini ve Allah’a secde ettiklerini bildirmektedir. Yerde ve gökte olan her şey, kendisine has duasını ve tesbihini iyi bellemiş olduğu, yine âyet-i kerimede ifade edilmektedir.(Nur, 24/41)

Yüce Allah kâinata bir ölçü koymuştur. Ekolojik denge ifadesiyle açıklanan bu ölçü, Yüce Allah’ın koyduğu bir düzeni açıklar. Bu dengenin unsurları, yaratılan tüm varlıklardır. Canlılar âleminde bir canlının yok olması, tüm canlılara yönelik bir tehlikenin yaklaştığının habercisidir. Kur’ân-ı Kerimde; “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.” (Rum, 30/41) buyrulmuştur. İnsanların bilinçsizce avlanması, daha fazla ürün almak için gereğinden fazla gübre ve zirai ilaç kullanmaları, tabî dengeyi bozmaktadır. Bunun neticesinde insanlar ve hayvanlar zarar görmekte, tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Havanın, suyun, toprağın kirletilmesi insan ve hayvan yaşamını tehdit eden önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Havayı kirleten yakıtlardan kaçınmalıyız. Toprağı çoraklaştıran kimyasal atıkları arıtmalıyız. Çöplerimizi torbalara koyarak çöp bidonlarına atmalıyız. Yollarımızı, bahçelerimizi temiz tutmalıyız. İçtiğimizin suyun düzenli olarak tahlili yapılmalıdır. Tarıma elverişli araziler, zirai amaçlar dışında kullanılmamalıdır.

Çevrecilik 1970 yıllarında nükleer reaktörler ve santrallerle dünyamızın kirlenmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Dinimiz İslâm ise geldiği ilk günden itibaren çevreciliğe büyük önem vermiştir. Peygamberimiz(a.s.) Medine şehrini sit alanı ilan etmiştir: “Ya Rabbi! Hz. İbrahim Mekke’yi haram kıldığı gibi, ben de Medine’yi haram kıldım. Onun iki kayalığı arası haram bölgesidir. Ağaçları kesilmez, hayvanları avlanmaz, otu yolunmaz, ağaçlarının yaprakları koparılmaz.” (Müslim, Hac, 458, 464) buyurmuştur.

İbadetlerimizde çevreye karşı hassas olmamız konusunda bir eğitim vardır. Hac ve umre yapan kişi, ihramlı iken ağaçlara, bitkilere zarar veremez, hayvanları öldüremez ve kara hayvanlarını avlayamaz. Kurban ibadetinde de kurbanlık hayvanların belirlenmiş yaşlarda olması gerekir.

İslâm temizliğe büyük önem vermiştir. Ağız temizliği, elbise temizliği, yiyecek ve içeceklerin temizliği, kapların temizliği, tuvalet adabı gibi birçok konuda dikkatli olunması gerektiğini emretmiştir.

Bizlere emanet edilen bu dünyayı hep beraber koruyup, temiz tutarak, bizden sonra gelecek olan kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak ümidiyle hepinize hayırlı günler dilerim.                                                                             Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

Yâ mukallibe’l-kulûb! Sebbit kalbî alâ dînik “Ey Kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dininde sabit kıl!” (Tirmizî, Kader 7, Daavât 90, 124)

Bu dua Peygamberimizin duasıdır. Kalp değişen bir yapıya sahiptir. Duygular ve düşünceler farklılaşır. Kalp kelime olarak da değişmeyi ifade eder. Kalbimizin imanla Allah’a yaklaşması büyük önem taşımaktadır. Kâfirler Allah’ın ayetleriyle alay ettikleri, inanç ile ilgili mevzuları inkâr ettikleri bir ortamdan Müminin kalkıp gitmesini, aksi takdirde kalbinin onların kalbine benzeyeceğini Yüce Allah Kur’ân’da ifade etmektedir.

Kalbimizin sürekli Yüce Allah’la irtibatlı olması önemlidir. İnsan Allah’tan gafil olabilir. Bu durumda Allah’ı hatırlaması, Allah’ın ismini söylemesiyle, günahlarının affını dilemekle kalp yeniden Allah’la buluşur.

Peygamberimiz(s.a.v.) Allah’ın peygamberi olduğu halde; “Ben yüz defa tevbe istiğfar ederim.”(Müslîm, Zikir, 42) buyurması ve yine “Kalbimi dininde sabit kıl! diye dua etmesi bizim için en güzel örnektir. Biz de aynı şekilde dua etmeliyiz ve; “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dininde sabit kıl!” demeliyiz.

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: İstiâze ne demektir?

Cevap: Allah’a sığınmak demektir. Eûzü kelimesi ile ifade edilmektedir. Eûzü billahi mine’ş-Şeytani’r-racîm”, yani; “Kovulmuş (iyilikten uzaklaştırılarak, lânetlenmiş) olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” demektir. Maazallah sözü de Allah korusun, Allah’a sığınırım manasında kullanılır. Kur’ân okumaya başlarken kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınılarak başlanması gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde; Kur’ân okumaya başladığında kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl, 16/ 98)buyrulmaktadır.

Soru: Kur’ân okurken her yeni başlayan surenin başında eûzü-besmeleyi söylemek gerekli midir?

Cevap: Kur’ân okumaya başlayacağın zaman Eûzü-besmele çekmen gereklidir. Kur’ân okurken bir sureden sonra yeni bir sure başladığında sadece besmele çekip okumaya devam edersin. Namaz kılarken ilk rekâtta Subhaneke’den sonra eûzü besmele çekersin, diğer her rekatlarda Fatiha’dan önce Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek okumaya başlarsın.

Soru: Fatiha’dan sonra okuduğum surenin başında besmele çekecek miyim?

Cevap: Hayır. Fatiha suresinden sonra yeniden besmele çekmeden okumaya devam edersin.

Soru: Tahiyyat duasından önce besmele çekmeye gerek var mıdır?

Cevap Hayır, gerek yoktur.

Soru: Yanlışlıkla Fatiha suresinden sonra veya tahiyyat duasından önce besmele çeksem bir şey olur mu?

Cevap: Hayır bir şey olmaz. Doğrusu besmele çekilmemesidir.

Soru: Ağ işleriyle uğraşıyorum. Üzerimiz batıyor. Namazımı akşam kaza ediyorum doğru mudur?

Cevap: Kişinin bilerek namazını kazaya bırakması doğru değildir. Peygamberimiz(s.a.v.); “Deniz suyu temizdir, ölüsü de temizdir.”(Ebû Dâvûd, Tahâre, 41; Tirmizî, Tahâre, 52) buyurmuşlardır. Deniz suyu temizdir. Üzerinize gelen yosun veya deniz suyu namaz kılmanıza mani değildir. Sünnetleriyle birlikte kılamazsanız bile farzlarını kılın, kazaya bırakmayın.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

—————————————————————————————————————İSRA VE MİRAÇ MUCİZELERİ

Gece, yaya veya binekli olarak yapılan yürüyüş manasına gelen İsrâ, Peygamberimizin Mekke’den Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülüşüdür. Miraç, merdiven, yukarıya çıkmak yükselmek manalarına gelir ve Peygamberimizin Mescid-i Aksâ’dan semalara doğru yükselişini ifade eder.

İsrâ suresinin birinci ayet-i kerimesinde Yüce Allah; “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” buyurmaktadır.

Cennetten getirilen ve ismi Burak olan bir binekle peygamberimiz(a.s.), yaya yürüyüşü ile bir ay süren mesafeye kısa bir sürede götürülmüştür. Buradan da semalara yükseltilmiştir.

Peygamberimiz(a.s.) miraçta Yüce Rabbimizle konuşmuş, cennet ve cehennemi gözleriyle görmüştür. Ümmetine hediye olarak beş vakit namazı Yüce Rabbimiz emretmiştir. Allah’a şirk koşmadan ölenlerin cennete gireceği müjdesini getirmiştir. Allah-u Teâlâ Bakara suresinin son iki ayetini bu gecede indirilmiştir.

İsra ve Miraç mucizeleri Allah’ın kudretinin tezahürleridir. Allah’ın güç ve kudretine tam manası ile iman etmeyen bir kişinin bu mucizelere inanması beklenemez. Her şeyi yoktan var eden ve ol demesiyle derhal istediği şeyi yaratan Yüce Allah, bütün noksanlıklardan münezzehtir. Yani ulûhiyeti bütün eksik ve kusurlardan müberradır.

Şakk-ı kamer (Ayın ikiye ayrılması) mucizesi insanlara ve cinlere gösterilen bir mucizedir. Miraç mucizesi ise ruh ve meleklere gösterilmiş bir mucizedir.

Peygamberimiz(a.s.), Yüce Rabbimizle karşılaştığında ilk sözü “Mal ile yapılan, bedenle yapılan hem mal hem bedenle yapılan bütün ibadet ve taatlar sana mahsustur Ya Rabbi!” sözü olmuştur.

Yüce Rabbimiz; “Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi senin üzerine olsun.” buyurmuştur. Peygamberimiz; “Yarabbi! Senin selamın, rahmetin, bereketin yalnızca benim değil, ümmetimden salih olanların da üzerine olsun.” demiştir. Tahiyyat duası olarak okuduğumuz bu duayı Namazlarımızın birinci ve ikinci oturuşlarında okuruz.

Namaz ibadetinin Miraç gecesinde farz kılınması, bu geceye ayrı bir anlam kazandırmaktadır. Peygamberimiz bir hadislerinde “Namaz Müminin miracıdır.”( Fahreddin er-Razi, et-Tefsîru’l-Kebîr, c: 1, s: 226) buyurmuştur. Namaz ibadeti Allah’a teslimiyetin göstergesidir ve Allah’a yakınlaşmaya bir vesiledir.

Miraç mucizesinin gerçekleşmesi konusunda farklı iddialar ortaya atılmıştır. Miraç mucizesinin rüyada gerçekleştiğini söyleyenler olduğu gibi, ruhen gerçekleştiğini savunanlar bulunmuştur. Miraç mucizesi rüyada gerçekleşmiş olsaydı, mucize olmaktan çıkardı. Çünkü insan rüyasında gökyüzüne çıkabilir hatta cennet ve cehennemi görebilir. Peygamberimizin Miracı uyanıkken, ruh ve bedenle birlikte gerçekleşmiştir. Peygamberimizin cismi ruhuna tabi olmuş ve ruh süratiyle gerçekleşmiştir. Kur’ân-ı Kerimde Yüce Allah; “Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselirler.” (Me’âriç, 70/4) buyurmaktadır. Melekler ve ruh nuranî varlıklardır ve ışık hızıyla hareket ederler.

Ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Hz. Muhammed(a.s.) bu mucizesi, Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşmiştir. Bu vesile ile Miraç gecenizi tebrik eder, bu gecenin memleketimize ve tüm insanlara hayırlar getirmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim.

 

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

 

 

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“Ölmek üzere olanlarınıza Lâ ilâhe illallah demeyi telkin ediniz!”(Müslim, Cenâiz 1, 2)

Ölmek üzere olan kişinin yanında bu sözü söylememizi peygamberimiz emretmektedir. Çünkü insan ölümün verdiği sıkıntılar karşısında bu sözü söylemekten aciz kalabilir ya da bu sözü söylemeyi hatırlayamaz. Yanında bulunan ve sevdiği kişilerden birisinin bu sözü ölecek kişinin işitebileceği şekilde söylemesi yeterli olacaktır. Diliyle söyleyemese bile kalbiyle bu sözü tasdik etmesi umulur. Ancak ölmek üzere can çekişen bir kişiye “Lâ ilâhe illallah, Allah, Eşhedü ellâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasûlüh” sözlerini söyle diye zorlamak doğru değildir.

Kişi nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir hadisi sırrınca hayatımızı nasıl geçirdiğimiz önemlidir. Kişi Allah’a iman ederek ve ibadetlerini yerine getirerek yaşarsa, imanlı bir şekilde ölür.

Bu hadis-i şerifi, ölen kişilere telkin vermek şeklinde anlayanlar olmuştur. Ölen kişiler kabre konulduktan sonra bu hatırlatmaların ölen kişiye fayda vereceği düşünülmektedir. Ancak bunun daha hayatta iken yapılması doğru olacaktır.

Nice insanlar genç olduklarını, işlerinin çok olduğunu bahane ederek Allah’a yönelmezler. Şeytan onları aldatır. Biraz yaşlanalım ileride ibadetlerimizi yaparız düşüncesine sahip olanlar, şimdiden kaybettiklerini unutmamalıdır. Zira Peygamberimiz; “Tövbeyi geciktirenler helak oldu.” buyurmuşlardır.

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Kur’ân-ı Kerimde sabit olan bir meseleyi kabul etmiyorum diyen kişinin durumu ne olur?

Cevap: Kur’ân ayetleriyle sabit olan bir konuyu kabul etmiyorum diyen kişi kâfir olur.

Soru: İman konularından sadece birisine iman etmeyen, mesela, Meleklerin varlığına iman etmeyen kişinin diğer iman ettiği konular geçerli olmaz mı?

Cevap: İman esasları birer bütündür. Birisini inkâr eden diğerlerini de inkâr eder. Meleklere iman etmeyen kişi, Cebrail(a.s.) da inkâr eder. Böylelikle Kur’ân’ın Allah tarafından indirildiğini de inkâr eder. Kur’ân’ın Allah tarafından indirildiğini inkâr eden peygamberimizi de Allah’ın peygamberi olduğunu inkâr eder. Bu gibi ahirete imanı vs. de inkâr eder. Kur’ân-ı inkâr eden kişi Allah’ı, meleklerini, peygamberimizi ve ahiret gününü mecburen inkâr eder. Kısaca iman esasları bir birine bağlıdır. Birini inkâr eden diğerlerini de inkâr etmek durumunda kalır.

Soru: Üç aylar içerisinde kılınması gereken özel bir namaz var mıdır?

Cevap: Mübarek gecelerde kılınması gereken özel bir namaz yoktur.

Soru: Mübarek geceleri nasıl değerlendirmeliyiz?

Cevap: Allah’tan günahlarımızın affını dileyerek ve hayır dualar ederek, Peygamberimize salâvat-ı şerife okuyarak, namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, Allah’ın isimlerini tespih ederek bu mübarek geceleri değerlendirebilirsiniz.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

——————————————————————————————————–İSTANBUL’UN FETHİ

Şanlı tarihimizde önemli bir yeri olan İstanbul’un fethi, Dünya Tarihi’ne yön vermiş bir olaydır. Ortaçağın kapanıp Yeniçağın başlamasına sebep olmuş, günümüze kadar kendisinden söz edilen bir başarıdır.

İstanbul’un fethi İslâm Tarihi açısından da büyük önem arz etmektedir. Zira Peygamberimiz Hz. Muhammed(a.s.): “İstanbul fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”(Buhârî, Tarihü’s-Sağîr, Hno: 139) buyurarak, İstanbul’u fethedecek komutanı ve ordusunu övmüştür. Müslümanlar bu övgüye nail olabilmek için İstanbul üzerine birçok sefer düzenlemişlerdir.

Emevîler devrinde üç defa İstanbul kuşatılmıştır. Bu kuşatmalardan birisine Ebû Eyyüb el-Ensârî yaşı hayli ileri olmasına rağmen katılmıştır. Kuşatma sırasında hastalanmıştır. Son anlarını yaşarken; “Ben Peygamberimizin, ‘Ümmetimden Salih bir kişi Kostantiniyye kalesinin yanına gömülecek.’ buyurduğunu işittim. O kişinin ben olabileceğimi umuyorum. Beni götürebildiğiniz kadar kalelere yakın bir yere defnediniz.” demiştir.

Ebû Eyyüb el-Ensârî vefat edince kaleye yakın bir yere götürüp defnetmişlerdir. Kabri Fatih Sultan Mehmed’in hocası Akşemseddîn tarafından bulunmuştur. İstanbul’daki Eyüp semtinin ismi, bu büyük sahabiden dolayı verilmiştir.

Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi oğluna, İstanbul’u fethetmesini söylemiştir. Yıldırım Beyâzid zamanında İstanbul iki defa kuşatılmıştır. 1397’de Anadolu Hisarı yapılmış ve oradan İstanbul izlenmeye başlanmıştır.

II. Murat da İstanbul’un fethini arzu etmekteydi ve kendisine fethin nasip olup olmayacağını Hacı Bayram Veli Hazretlerine sormuştur. Hacı Bayram Veli, daha küçük çocuk olan Mehmet’e işaret ederek, fethin ona nasip olacağını söylemiştir.

Fatih Sultan Mehmet yirmi bir yaşında iken, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethetmiştir. İstanbul’un fethinden sonra kendisine Fatih unvanı verilmiştir.

İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed’in aldığı bir dizi önlem vardır. Anadolu Hisarının karşısına Rumeli Hisarını yaptırmıştır. Surları yıkabilecek büyük çapta toplar döktürmüş ve havan topunu icat etmiştir. 1512 m. Uzunluğundaki kara yolunu kullanarak 67 adet gemiyi yağlanmış kalaslar üzerinde taşıyarak Halice indirmiştir. Yürüyen kulelerle surlara yaklaşılmıştır.

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un fethine hazırlanırken halkının da hazır olup olmadığını kontrol etmiş ve çarşıda bir dükkândan alış veriş yapmıştır. Ancak dükkân Fatih Sultan Mehmed’in elindeki listede yer alan her şeyi satmamış kalanını da siftah etmeyen komşu dükkândan satın almasını söylemiştir. Fatih de bu durumdan memnun olmuştur.

Tabi burada unutulmaması gereken bir şey daha vardır ki, İstanbul’un fethi inançla kazanılmış zaferdir. Zira 6 Nisan 1453’te başlayan kuşatma uzun sürünce askerlerden bazılarının ümitleri kırılmıştır. Molla Gürânî, Zağonos Paşa, Akşemseddîn gibi kişiler moral verici konuşmalar yapmışlar ve askerleri fethe hazırlamışlardır.

Fatih Sultan Mehmed ise inancını hiç yitirmemiş, 29 Mayıs 1453 sabahı sabah namazını kılmış, güneş yükseldikten sonra iki rekât daha namaz kılıp atına binmiş ve fethi başlatmıştır.

İstanbul’un fethedilmesinin arkasından Ayasofya’da elli bin kişi toplanmış ve Fatih Sultan Mehmed’den bağışalanma dilemiştir. Fatih halka; “Tab’am sıfatıyla artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz için gazabımdan korkmayınız!” demiştir.

Fatih Sultan Mehmed Ortodoks Hıristayan halkı cezalandırmamış onlara çok iyi muamele etmiştir. Bugün Dünya’daki Ortodoks Hıristiyanların idare merkezi İstanbul’dur. Ancak tekrar İstanbul’u alma hayallerine sahiptirler.

İstanbul’un fethini gençlerimize örnek göstermeliyiz. Yirmi bir yaşında İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed gibi, birçok önemli işleri gençlerimizin başarabileceğine inanıyoruz. Gençlerimizden, çağımızın bilim ve teknolojisini kullanarak birçok icat ve başarılara imza atmalarını bekliyoruz.                                Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

Kimin son sözü, “Allah’tan başka ilah yoktur” (Lâ ilâhe illallah) cümlesi olursa, o kişi cennete girer.”(Ebû Dâvûd, Cenâiz 20; Hâkim, el-Müstedrek, I, 351)

Lâ ilâhe illallah sözünün anlamı “Allah’tan başka ilah yoktur.” demektir. Yüce Rabbimiz birdir. Onun eşi ve benzeri yoktur. Yarattığı varlıkların hiç birisine benzemez. Var olan her şeyin sahibidir. Soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun, yediğimiz yiyeceklerin, hayvanların, bitkilerin, ağaçların, dağların, denizlerin, madenlerin kısaca var olan her şeyin sahibi O’dur. İnsan olarak bizi yaratan da O’dur. Allah’tan başka ilah yoktur derken inanarak söylemeliyiz.

Sadece dilimizle bu kelimeyi söyleyip, kalbimizle söylemezsek gerçek iman etmiş olmayız. Son nefes önemlidir. Çünkü ölüm anı sarhoşluk haline benzer. Ölüm gelmezden önce Allah’a inanarak yaşayan kişi, ölürken de Allah’ı hatırlar. Lâ ilâhe illallah sözünü çok söyleyen ve bu sözün gereğini yapan kişi, ölürken de bu sözü söyler. Peygamberimiz (a.s.): “Kişi nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle dirilir.” buyurmuştur. Birçok insan hayatta iken bu sözü söylemenin kolay olduğunu düşünür. Ancak ölürken söyleyemez. Yüce Rabbimiz son nefesimizde bu kelimeyi söyleyerek ruhumuzu teslim etmeyi nasip etsin. Amin!

 

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Gece çalıştığım için bugünlerde sabah namazlarına kalkamıyorum. Kılamadığım sabah namazlarını nasıl kaza edeceğim?

Cevap: Sabah namazlarına kalkmak için gayret göstermeniz gerekir. Yine de uyanamazsanız kazasını kılmanız gerekir. Kazaya kalan namazınızı bir an evvel kılmalısınız. O günkü sabah namazının kazasını öğle namazı vakti girmeden kılacaksanız sünnetiyle beraber kılarsınız. Eğer öğle namazı vakti girmişse sadece farzını kaza olarak kılarsınız. Bu sabah namazı içindir. Çünkü güneş doğmasıyla namazın vakti çıkmıştır ancak yeni bir namaz vakti girmemiştir. Güneşin doğuşundan 45 dk. geçtikten sonra sabah namazının kazasını kılabilirsiniz. Öğle namazının başlamasına yaklaşık 40-50 dakika kalıncaya kadar kılınabilir.(Yaz ve kış vakitlerinde bu süre değiştiği için yaklaşık rakam verilmiştir. Bu süreye istiva vakti denir ve bu vakitlerde namaz kılmak mekruhtur.)

Soru: Namazda sureleri okurken bir sıra gözetmem gerekiyor mu?

Cevap: Kur’ân’ın başından sonuna doğru surelerin sırasına göre okumanız sünnete uygun olanıdır. Kısa surelerden okurken bir sure atlayıp diğer sureyi okumak mekruh olduğundan en az iki sure atlanarak okunması ya da peş peşe gelen sureleri sıraya göre okumak gerekir.

Soru: Kuşluk namazı ne zaman kılınır?

Cevap: Güneş doğduktan 45 dk. Geçtikten sonra öğle namazına yaklaşık 40-50 dk. kalana kadar kılınabilir.

Soru: Ankara’ya gideceğim. Yolculuğum sırasında namazlarımı nasıl kılmam gerekir?

Cevap: 90 km. ve daha uzak mesafeye gitmeye niyet eden kişi, yolculuk boyunca dört rekatlı farz namazları kısaltarak iki rekat olarak kılarsınız. Vakit bulabilirseniz sünnetleri de kılarsınız, sünnet namazlarda kısaltma yoktur. Sünnet namazları kılmak için vakit bulamazsanız sadece farzlarını kılarsınız. Akşam ve sabah namazlarının farzları kısaltılmaz. Sadece öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzı kısaltılır. Gittiğiniz yerde 15 gün ve daha fazla kalacaksanız, namazlarını kısalmazsınız. 14 gün ve daha az kalacaksa namazlarını gittiği yerde de kısaltarak kılmaya devam edersiniz.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

———————————————————————————————————–BİR MİLLETİN GELECEĞİ: GENÇLER

İnsan hayatının en verimli çağı olan gençlik, çocukluk ile yetişkinlik arasında yer almaktadır. Bu döneme sahip olan gençlerin yaşları on beş ile yirmi beş arasıdır.

Gençlik çağı, dinimize göre akıl baliğ olmakla başlayan bir dönemdir. Genç, dini sorumluluklarla da yükümlüdür. Peygamberimiz(a.s.) bir hadis-i şeriflerinde Kıyamet günü Âdemoğlu’na beş şey sorulmadıkça yerinden ayrılmayacağını ifade buyurmuşlardır. Bu sorular; “Ömrünü nerede tükettiği, gençliğini nerede geçirdiği, malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve bildiği ile ne kadar amel ettiğidir.” (Tirmizî, Kıyâme, 1) Bu sorular içerisinde yer alan insanın gençliğini nerede geçirdiği ifadesi, gençliğin ne kadar önemli olduğunu bizlere anlatmaktadır.

Yine bir hadis-i şerifte yer alan yedi sınıf insan vardır ki, hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde, Yüce Allah arşın gölgesinde gölgelendirecektir. Bunlardan birisi, “Rabbine ibadetle yetişen gençlerdir.”(Buhârî, Ezan, 36)

Gençlik çağı, akıldan ziyade duyguların hâkim olduğu bir dönemdir. Bu sebeple gençler hata yapabilir, kendilerine gelecek zararları fark edemeyebilirler. Gençlerin anne ve babaları veya yakınları bu konuda dikkatli olmaları, onlara gerçekleri öğretmeleri gerekir.

Gençler bir milletin geleceğidir. Büyüklerinden vazifeyi devralacak kişilerdir. Her birisi anne baba olacak, çocuk yetiştirecek, toplum içerisinde önemli sorumluluklar yükleneceklerdir. Her bir gencin uyuşturucu bataklığında, oyun ve eğlence peşinde zayi olması demek, o milleti besleyen güçlerden birisinin yok olması demektir. Bu sebeple gençlerimize sahip çıkmak hepimizin görevidir.

Gençlerimiz çağımızın imkânlarıyla donatılmalı, bilgi çağında teknik imkânlarla desteklenmelidir. Gençlerimize ideal ufuklar göstererek, Allah’ın izniyle her şeyi başarabileceklerine inandırmalıyız. Gençlerimiz dünyada söz sahibi olacak buluşlara imza atmalı, insanlık âlemine faydalı olacak katkılarda bulunmalıdırlar.

Gençlerimizin sadece dünyalarını değil, ahiretlerini de kurtarmak zorundayız. Dinsiz milletlerin devam etmesinin mümkün olmadığını unutmamalı, gençlerimize dinimiz İslâm’ı en güzel ve doğru şekilde öğretmeliyiz.

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

 

 

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana karşı gelirse, Allah’a karşı gelmiştir.” (Buhârî, Cihâd 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 32, 33)

Bu hadis-i şerifte Peygamberimize tabi olup, onun emirlerine ve yasaklarına uymanın aynen Allah’a uymak olduğu ifade edilmektedir. Peygamberimizi görevlendiren Allah’tır. Peygamberimiz Allah’ın emri ve yasakları dışında bir şey söylemez. Yüce Rabbimiz: “O kendi arzularına göre konuşmaz. Onun söyledikleri ancak vahiydir.” (Necm, 53/3,4) Buyurmaktadır. Peygamberimizin; “Şunu yapın, şunu yapmayın” buyurduğu sözler, vahiy kaynaklıdır. Çünkü peygamberimiz vahiyle desteklenmektedir.

Peygamberimize uymayı Allah emretmektedir. Bu yönüyle de ona uymak Allah’a uymak demektir. Peygambere karşı gelmek, onun sözlerini kabul etmemek veya hafife almak doğru değildir ve Allah’a karşı gelmek demektir. “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun.”(Enfâl, 8/24)  “De ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmrân, 3/31) “Kim Resûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) Ayetleri de bu hadiste geçen peygamberimize itaatin Allah’a itaat olacağını açıkça göstermektedir.

 

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Üç Aylar hangi aylardır?

Cevap: Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır.

Soru: Üç ayların diğer aylardan ayıran ne özelliği vardır?

Cevap: Bu aylar peş peşine gelmektedir. Peygamberimiz: “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Buyurmuşlardır. Yine “Allah’ım Recep ve Şaban ayını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır.” Buyurmuştur.

Üç ayların bir diğer özelliği Ramazan ayı gibi bereketli bir ayın öncesinde gelmeleri ve içlerinde değerli olan dört gece bulunmasıdır. Regaip, Berat, Miraç ve Kadir gecesi bu aylar içerisinde yer almaktadır.

Soru: Kardeşim, para meselesinden dolayı çocuklarım üzerine yemin etmemi söyledi. Yemin edersem yalan yere yemin edeceğim. Yemin etmezsem bizim ailemize bir kötülük yapabilir. Yemin edeyim mi?

Cevap: Hayır. Yalan yere yemin etmek büyük günahlardandır.

Yüce Rabbimiz Kur’anda; “Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Böyle davranırsanız Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar.”(Ahzâb, 33/70,71) “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder.” (Talâk, 65/2) buyurmaktadır. Doğru söylemenin önemini gösteren bu ayetlerle Yüce Allah sizlere yardımcı olacaktır. Yemine zorlandığınızda asla yalan yere yemin etmeyiniz.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

————————————————————————————————————-

ŞEFKAT ABİDESİ ANNELER

Anne olmak şefkatle dolmak demektir. Anneler Allah’ın verdiği şefkat sayesinde katlanılması zor olan her şeylere katlanırlar. Geceleri uykusuz kalır, kendilerinden önce çocuklarını düşünür ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için büyük fedakârlıklar gösterirler. Annelerin şefkati ilahî kaynaklıdır.

Peygamberimiz (a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: “Allah Teâlâ rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu kendi yanında tuttu, bir parçasını ise yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün canlılar birbirine merhamet ederler. Hatta kısrak (emzirirken) yavrusuna basıp da zarar verir korkusuyla ayağını kaldırır.” (Buhârî, Edeb,19; Müslim, Tevbe, 21) buyurmuşlardır.

Anneler yavrularını büyük bir şefkatle büyütmelerine karşılık, evlatlarından aynı karşılığı çoğu zaman görmezler. Çoğu evlat anne ve babalarının yardıma ihtiyaçları olduğu ihtiyarlık dönemlerinde, onları yalnız bırakarak hayatın zorluklarıyla baş başa bırakırlar. Daha da vahimi ölmesini beklerler.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «of!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek dua et.”(İsrâ, 17/23,24) buyurmaktadır.

Kişi anne ve babasının hakkını ödeyemez. Ancak onların gönüllerini alarak, rızalarını kazanabilir. Reddolunmayan dualardan birisi, anne ve babanın evladına yaptığı duadır. Onları razı etmek Allah’ı razı etmektir. Onları gücendirmek Allah’ı gücendirmektir. (Müslîm, Birr, 3) Yüce Rabbimiz onların yaşlılık dönemlerinde onları azarlamadan güzel söz söylememizi emretmekte ve bütün bir şefkatle onlara yaklaşıp, onlara dua etmemizi istemektedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) üç defa “Burnu yerde sürtülsün!” buyurmuştur. Sahabiler: “Kimin burnu yerde sürtülsün Ey Allah’ın Resûlü? Diye sorduklarında; Peygamberimiz: “Anne ve babasından birisinin ya da her ikisinin ihtiyarlık dönemine ulaşıp da cennete giremeyenin.”(Müslîm, Birr, 5) buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki anne ve babanın ihtiyarlık döneminde onların ihtiyaçlarını karşılamakla cenneti kazanmak kolaylaşmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’e bir sahabi; “Kime iyilik yapayım?” diye sorduğunda Peygamberimiz; “Annene” cevabını vermiştir. Ancak sahabi sorusunu tekrar etmiştir. Üç defa annene cevabından sonra dördüncü defa sorduğunda Peygamberimiz “Babana” cevabını vermiştir.(Buharî, Edep, 2; Müslîm, Birr,1) Bu hadisten annelerin işlerini görme konusunda evlatlarına daha çok ihtiyaç duyduklarını anlamak mümkündür. Yüce Rabbimiz; “Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”(Lokman, 31/14) buyurarak annelerin evlatlarını karınlarında zahmetle taşıyıp süt emzirmelerini dikkatimize sunmaktadır.

Tüm annelerimizin anneler gününü tebrik ederken, sözlerimi Peygamberimizin şu güzel sözüyle tamamlamak istiyorum: “Cennet annelerin ayakları altındadır.”(Nesâi, Cihad, 6)

 

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!”(Tirmizî, Zühd, 4)

Peygamberimiz (s.a.v.) bu hadis-i şeriflerinde insanların başına gelecek olan ölümü çok hatırlamalarını tavsiye etmektedir. “Her nefis ölümü tadacaktır.”(Enbiyâ, 21/35; Ankebut, 29/57) Ayetinde ifade edildiği üzere herkes ölecektir. Ancak insan ölümü hatırlamak istemez. Daha gencim, benden daha yaşlılar var gibi düşünceler içerisinde kendini aldatır. Oysa hiç kimsenin ne zaman öleceği belli değildir.

Ölümü hiç düşünmeyen kişi ise, dünyada ebedi kalacakmış gibi yaşar. Ahireti için hazırlık yapmaz. Günah işler ve birçok hatalı davranışları olur. Sonunda ölümden kaçış yoktur. Ölümü hatırlamak istemediği için oyun ve eğlencelerle vaktini geçirir ve kendisine takdir edilen ömür sermayesini faydasız yerlerde tüketir.

Ölümü hatırına getiren kişi, dünyada ebedi olmadığını anlar. Günah ve hatalarından uzaklaşır. Ahireti için hazırlıklı olur. Dünyaya karşı aşırı hırs göstermez. Dünyanın sonunu da düşünür.

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

 

Soru: Dualarımın kabul olması için ne yapmalıyım?

Cevap: Dualarınızın kabul olması için duanızı samimi olarak yapmanız gerekir. “Ben çok günah işledim benim duam kabul olmaz.” Diye düşünmeden Allah benim duamı kabul eder inancıyla dua etmelisiniz. Dualarınızın kabul olması için helal rızıklarla beslenmeye dikkat etmelisiniz. Çünkü “Dualarımın kabul olmasını istiyorum.” diyen sahabiye Peygamberimiz: “Öyleyse yediklerine dikkat et.” Buyurmuşlardır.

Duaların makbul olduğu zaman dilimlerini değerlendirmek de duanın kabulüne vesile olur. Ezan ve kamet arasında yapılan dualar kabule vesiledir, her gece içerisinde bulunan duanın kabul olduğu bir saat vardır. Perşembeyi cumaya bağlayan gece, Regaib kandili, Berat gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi yapılan dualar makbuldür. Yağmur, kar yağarken yapılan dualar makbuldür. Cenaze yanında hayır dua etmemizi Peygamberimiz emrediyor ve dualarınıza melekler amin derler buyuruyor. Peygamberimizin yaptığı dualarla ve Kur’an’ geçen dua ayetleriyle dua etmek, Allah’ın güzel isimleriyle dua etmek duanın kabulüne vesiledir.

Soru: Çok dua ettim ama hiç duamın kabul olduğunu görmedim. Duaya devam etmeli miyim?

Cevap: Evet. Dua ediyorum ama kabul olmuyor diye duayı bırakmak yanlıştır. Çünkü Dua bir ibadettir. Bu sebeple her duanızdan muhakkak ibadet sevabını alırsınız. Duanıza devam ediniz.

Dualarımız bazen daha güzel şekilde kabul edilebilir. Hz. Meryem’in annesi duasında erkek bir çocuk istemiştir, ancak Yüce Rabbimiz, Hz. İsa(a.s.)’a anne olacak Hz. Meryem’i nasip etmiştir. Burada dua kabul olmadı denilmez belki de daha güzel şekilde kabul oldu denilir. Bazen dua ederken istediğimiz şey hakkımızda hayırlı olmayabilir. Allah daha hayırlısını verir. Bazen de duanın daha vakti dolmamıştır. Zamanı gelince istediğimiz gerçekleşecektir.

Soru: Duamın kabul olması için adak adasam duamın kabulüne vesile olur mu?

Cevap: Hayır. Adak ancak şükür kastıyla yapılır.

Soru: Hocam adak denilince horozdan adakta bulunmak uygun mudur?

Cevap: Hayır. Adak, ancak farz ve vacip olan ibadetlerden olur. Mesela; Oruçtan, namazdan, kurbandan ve zekat verilen mallardan ve paradan olur. Kurban olacak hayvanlar Kur’an’da ismi geçen hayvanlardır. Deve, sığır, koyun ve keçi dışındaki hayvanlardan kurban olmadığı gibi adak da olmaz.

 

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

—————————————————————————————————————

HZ. PEYGAMBER VE MERHAMET

Acıma, koruma, sevgi gösterme, yardım etme manalarına gelen merhamet, başta insanlar olmak üzere tüm canlılara gösterilen, en yüce duygudur. Merhametin kaynağı Allah’tır.

Yüce Rabbimiz rahmetini yüz dereceye ayırmış ve bunlardan yalnızca bir tanesini yeryüzüne indirmiştir. Bu rahmet sayesinde tüm canlılar birbirlerine şefkat ve merhamet göstermektedir. Peygamberimiz(a.s.) bu gerçeği şu hadis-i şerifinde açıklamaktadır: “Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır” (Buhari, Edeb, 19, Müslim, Tevbe, 17)

Allah’ın merhamet niteliğinin bir sonucu olarak insanlara gönderilen peygamberlerin en önemli özelliklerinden birisi de merhametli olmalarıdır. Yüce Rabbimiz Peygamberimizi, “Âlemlere rahmet olarak gönderdiğini (Enbiyâ, 21/107), “Allah’ın rahmeti sayesinde insanlara yumuşak davrandığını (Âl-i İmrân, 3/159) belirttikten sonra:“Ey Mü’minler! And olsun ki, içinizden size sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, Mü’minlere şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir.” (Tevbe, 9/128) buyurmuştur. Hz. Peygamber (a.s.)’ın bizlere merhameti bir anne ve babanın çocuklarına olan şefkat ve merhametlerinden daha fazladır.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhari, Edeb, 18) “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” (Müslim, Fezâil, 66). “Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler (Allah ve melekler) de size merhamet etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 58; Tirmizi, Birr, 16) buyurarak merhametli olmamız gerektiğini bizlere bildirmiştir.

Peygamberimiz(s.a.v.) hayatına baktığımızda çocuklara, kadınlara, yaşlılara, yetimlere, kimsesizlere, hastalara, yoksullara ve hayvanlara merhametli davranmamız gerektiğini çok açık bir şekilde görürüz. Hayvanları keserken bile merhametli olmamız gerektiğini Peygamberimizden öğrenmekteyiz.

Hz. Peygamber(a.s.),yüzüne damga vurulmuş bir eşeği görünce “Bu hayvanı dağlayana Allah lanet etsin” (Müslim, Libas, 107) buyurmuştur. Yine Peygamberimiz susuzluktan ölmek üzere bulunan bir köpeğe su veren bir kişinin Allah tarafından bağışlandığını (Buhâri, Şürb, 9, Edeb, 27; Müslim, Selam,153, Cihad, 44), kedisini açlıktan ölmeye mahkum eden merhametsiz bir kadının, bu davranışı, nedeniyle cehenneme atılmayı hakettiğini (Buhari, Edeb, 18, 27; Müslim, Fezail, 65) ifade buyurmuştur.

Bir deve sahibinden kaçarak Peygamberimizin yanına gelmiş ve boynunu saygı içerisinde uzatmıştır. Peygamberimiz devenin sahibini buldurmuştur. Devenin sahibi gelince Peygamberimiz: “Bu deve bana sahibim beni aç bırakıyor, çok yük yüklüyor ve şimdi de beni kesmek istiyor diye şikâyette bulundu.” Buyurmuş ve devesini aç bırakmamasını ve fazla yük yüklememesini tavsiye etmiştir.

Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed(a.s.)’ın sadece insanlara değil bütün canlılara merhametli davrandığını ve ümmetine de merhametli olmalarını tavsiye ettiğini görmekteyiz. Yüce Rabbimiz Hz. Peygamberin bizlere öğrettiği merhameti en güzel şekilde hayatımıza tatbik etmeyi nasip eylesin!

Hasan BAŞİŞ/ Muğla İl Müfütüsü

 

 

 

 

 

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“Mü’min kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır.”Tirmizi, Birr, 36(1957)

Bu hadis-i şerif gülümsemek gibi bir fiilin sadaka olduğunu bizlere anlatmaktadır. Sadaka sadece para yardımı gibi maddî şeylerden ibaret değildir. Yoldan gelip geçen insanlara eziyet veren şeyleri almak da sadakadır. “Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahü ekber, Lâilâhe illallah” gibi söylediğimiz sözler de birer sadakadır. Kişinin kendi ihtiyaçları için ailesinin ihtiyaçları için harcadıkları sadakadır. İyiliği emretmek kötülükten nehyetmek sadakadır. İşini göremeyen bir kişinin işini görmek sadakadır. Peygamberimiz bir hadislerinde “Her iyilik sadakadır.” buyurmuşlardır.

Mü’minin yüzüne gülümsemek aradaki samimiyeti artırır, kızgınlıkları giderip sevgi bağının kurulmasına neden olur. Yüce Rabbimiz: “Mü’minler ancak kardeştir.” buyuruyor. Bu Hadis-i şeriften Mü’minlerin bir birlerine sevgi ile yaklaşmaları ve tebessüm ile birbirlerine mukabelede bulunmalarının bir ibadet olduğunu anlamaktayız.

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Midye yemek helâl midir?

Cevap: Hanefî mezhebine göre midye, kurbağa, yengeç gibi su hayvanlarını yemek helal değildir.(Diyanet İlmihal C.II, s. 41)

Soru: Bidat ne demektir?

Cevap: İslâm dininde olmayan Kur’an ve sünnete ters olan her şey bidat içerisine girmektedir. Kuran’ın ve Peygamberimizin sözlerine uygun olmayan şeylerin tümüne bidat diyebiliriz.

Soru: Ölen bir yakınımızın arkasından neler yapabiliriz?

Cevap: Peygamberimiz bir cenaze merasiminde, “Kardeşiniz için Allah’tan af dileyin.” buyurduğu için ölen yakınımızın affı için dua edebiliriz. Onun oruç borcu varsa, her bir oruç için bir fakire sabah akşam yiyeceği yemek parasını( Bu yıl içi 8.5 TL’dir.) oruç fidyesi olarak ödemeliyiz. Ya da bir fakirin sabah akşam karnını doyurmalıyız. Ölen kişinin yerine hayır hasenat yapılabilir. Hac ve umre yapmamışsa bu ibadetler onun namına yerine getirilebilir. Bozduğu yeminleri varsa yemin kefareti ödenir. Peygamberimiz(a.s.): “Ölülerinizi hayırla yad ediniz.” buyurduğu için onlar hakkında hayırlı sözler söylemeliyiz.

Soru: Ölen kişiler için yedisi, otuz ikisi, gibi bazı sözler söyleniyor ve bu günlerde mevlid okutuluyor bu doğru mudur?

Cevap: Ölen kişinin yedinci, otuz ikinci gününde şunlar şunlar yapmak gerekir gibi sözler dinimiz İslâm’da olmayan şeylerden olup, toplumumuzun içinde yayılmış yanlışlardan birisidir. Mevlid yemeği gibi bir hayır yapacaksak bu günlerde değil de farklı günlerde yapmamız daha doğru olacaktır.

Soru: Toprak mevlidi dinimizde var mıdır?

Cevap: Yoktur. Cenaze kalktığı gün okutulan bu mevlid cenazeye karşı görevlerimizden de değildir. Cenazenin yıkanması, kefenlenmesi, namazının kılınması ve kabre defni müminlerin üzerine bir görevdir.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

————————————————————————————————————–

İSLÂM’DA İŞÇİ HAKLARI

 

İnsanlar bütün işlerini her zaman kendileri göremezler ve bir başkasının yardımına ihtiyaç duyarlar. Yardımlaşma güzeldir. Ancak her zaman ücretsiz olarak işlerin görülmesi mümkün değildir. Bazı işler uzmanlık ister, bazı işler de güçlü ve kuvvetli olmayı gerektirir. İnsanların işlerini gördürmek için tuttukları ücret mukabilinde çalışan kişilere işçi denilmektedir.

Dinimiz işçi haklarına büyük önem vermiştir. Çünkü geçimini çalışarak sağlayan bu sınıfın ücreti zamanında ödenmezse, geçim sıkıntısı içine girmeleri ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmeleri kaçınılmazdır.

Dinimiz işçi hakkına o kadar çok önem vermiştir ki, daha işi bitirir bitirmez ücretinin ödenmesini emretmiştir. Peygamberimiz: “İşçinin ücretini teri kurumadan veriniz.”(İbn Mâce, Rehin, 4) “İşçi çalıştıran kimse, işçisine ne kadar ücret vereceğini bildirsin.” (Nesaî, Eymân ve’n-Nuzûr, 44) buyurarak, işçinin hakkının korunması gerektiğini bildirmiştir. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde: “Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyiniz” (A’râf, 7/85) buyurmuştur.

Nice işverenler işçilerinin hakkını tam olarak ödemedikleri gibi, işçinin ücretini geciktirmekte ve böylece işçileri mağdur etmektedir. İşverenler, işçilerinin yerine kendilerini koyarak, onların çalışma şartlarını ve ücretlerini yeniden gözden geçirmeli ve işçinin hakkına riayet etmelidir.

İslâm dini hem işçinin hem de işverenin hakkını korumuştur. İşçi işini güzel ve sağlam yapmakla sorumludur. Kazancının helal olması için, kendi işi gibi özen göstererek çalışması ve işinde hile yapmaması gerekir. Patronunun işinden çalması, hak etmediği ücreti alması doğru değildir. Çalıştığı işyerindeki eşyaların ve iş araçlarının kendisine birer emanet olduğunu düşünerek, onları hor kullanmamalıdır. Aksi takdirde, kul hakkının ihlali söz konusu olacaktır ki, kul hakkı ancak ilgili kişiyle helallık almakla affedilecek bir günahtır.

Dinimiz, helal yollarda çalışarak, kişinin kendisi ve aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamasını sadaka kabul etmektedir. Peygamberimiz: Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir”(Buhari, Buyû, 15) buyurarak işçilerimizin hakkıyla çalışmaları sonucundaki elde ettikleri ücretin, en helal yiyecek olduğunu ifade etmektedir.

Ekmeğini kendi elleriyle çalışıp, alın terlerini ortaya koyarak kazanan işçilerimize hayırlı işler ve helal kazançlar dilerim.

 

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

 

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.”(Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65)

Bir adam Resûlüllah (s.a.v.)’e: “Müslümanların hangisi daha hayırlıdır? diye sordu. Allah Resûlü; “Elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir.” buyurdular. Bu hadiste geçen el ve dil insanın sözle ve fiille yapacağı bütün davranışları içine almaktadır.

Peygamberimiz insanı en çok günaha sokan organlarının başında dili zikretmiştir. Çünkü dil ile söylenen sözlerle insanları incitip üzmek mümkündür. Yalan, iftira, gıybet, yalan şahitlik gibi, dil ile işlenen günahlar, kul hakkını ilgilendiren günahlardır. Yüce Rabbimiz bu günahlardan uzak durmamızı Kur’an-ı Kerimde emretmektedir.

Namuslu bir kadına iftira atan kişinin şahitliği de kabul edilmemektedir. Bugün insanlar yalan söylemeyi hafif günahlardan zannetmektedir. Oysa Peygamberimiz; “Mümin yalancı olur mu?” sorusuna “Hayır yalancı olamaz.”(Muvatta, Kelâm 19, (2, 990) buyurmuşlardır.

İman ile yalan bir yerde bulunmayacağına göre, yalandan uzak durmamız gerekmektedir. Şakada olsa yalan sözden uzak durmalıyız.

Müslüman eliyle de kimseye zarar vermemelidir. El ile zarar vermek bir kişiyi dövmek demek değildir. Bir kişinin malını çalmak, yaralamak, öldürmek de aynı şekilde el ile işlenen günahlardandır. Peygamberimiz(a.s.); “Hırsızlık yapan gerçek mümin olarak hırsızlık yapmaz.”(Müslîm, İman, 24; Buhârî, Mezâlim, 30) buyurmuşlardır.

Kısaca şunu söyleyebiliriz ki, Müslüman iman sayesinde eline ve diline sahip olmaktadır. Müslüman, bütün Müslümanların güvenini kazanan kişidir.

 

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Hocam ben hacca gitmek istiyorum. Çevremdeki insanlar Hacca gideceğine bu parayı fakirlere dağıt diyorlar. Acaba hac parasını dağıtsam hac ibadetim yerine gelmiş olur mu?

Cevap: Hayır. Hac ibadeti ayrı, namaz, oruç, zekât ibadeti ayrıdır. Hac ibadeti, hacca gitme imkânına sahip olan yani Kâbe’yi ziyaret etmeye gücü yetenlerin üzerine farzdır. Hacca gidecek paraya ve vücut sağlığına sahip olmak gerekir. Hac için hazırladığınız paranızı, fakirlere dağıtırsanız sevap kazanırsınız. Ancak hac ibadetini yerine getirmediğiniz için sorumluluğunuz devam eder.

Soru: Hacca gidemeyen kimselerin kendi yerlerine vekil göndermesi nasıl oluyor?

Cevap: Hacca gitmek için maddi açıdan imkânı olduğu halde sağlığı yerinde olmadığı için hacca gidemeyecek durumda olan kişi, kendi yerine bir başkasını vekil olarak hacca gönderir ve onun bütün masraflarını karşılar. O kişinin yerine hac ibadeti yapıldığı için, kişi hac görevini yerine getirmiş olur.

Soru: Umre ile Hac arasında bir fark var mıdır?

Cevap: Hac ve Umre ibadetinin her ikisinde de ihramlı olarak, Kâbe’yi tavaf, Safa ve Merve arasında say yapmak ve ihramdan çıkarken saçları traş etmek vardır. Umreden farklı olarak Hac ibadetinin belirli bir vakti vardır. Umre ibadeti ise hac günleri dışında yılın her gününde yapılabilir. Kurban bayramından bir gün önce Arafat vakfesi yapılır. Müzdelife vakfesi ve şeytan taşlama gibi ibadetler yapılır. Haccın yapılış şekline göre de (Kıran ve Temettu haccında) kurban kesmek gerekir.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

—————————————————————————————————————

İNSAN ONURUNU KORUMAK

 Yüce Rabbimiz insanı en güzel şekilde yaratmış ve yaratılan varlıkların içerisinde şeref sahibi kılmıştır. Yeryüzünün halifesi unvanını insana vermiştir. Yeryüzü ve gökyüzü arasında bulunan her şeyi insanın hizmetine vermiştir.

İnsan onurlu bir varlıktır. Peygamberimiz insan onuruna çok önem vermiş, kalp kırmanın Kâbe’yi yıkmak gibi kötü olduğunu ifade etmiş, insanları hor görüp küçümsemenin ise doğru olmadığını, bütün insanların Âdem’in çocukları olduğunu belirtmiştir.

Peygamberimiz döneminde insanlar kölelere insan nazarıyla bakmazlar, onlarla aynı sofrada yemek yemeği ve onlarla oturup konuşmayı ar sayarlardı. Mekkeli Müşrikler Peygamberimize gelerek, Müslüman olmuş fakir ve kölelerle aynı mecliste oturamayacaklarını ve onları yanından kovmasını istemişlerdir. Ancak Yüce Rabbimiz Âyet-i Kerime indirerek; sabah akşam dua ederek Rabbinin rızasını kazanmaya çalışanlarla birlikte sabretmesini emretmiştir. İnsanın Allah katındaki değeri, Allah’a iman etmesi ve Allah’a ibadet etmesiyledir. İnsanların dış görünüşlerinden ziyade kalpleri önemlidir. Bundan dolayı onların onurlarının kırılmaması gerekir.

Ebû Zer el-Ğıfarî Hazretleri bir gün Bilâl-i Habeşi’ye kızarak; “Siyah kadının oğlu!” demiştir. Bu söz Bilal’in çok ağırına gitmiştir. Peygamberimize durumu haber verince, Efendimiz Ebû Zer’e : “Sende hâlâ cahiliye kalıntıları görüyorum. Hiç annesinden dolayı bir kimse ayıplanır mı?” buyurmuştur.( Buhârî, İman, 22, Itk, 15, Edep, 44)

Sabit b. Kays’ın başından da buna benzer bir hadise geçmiştir. Kendisine yer vermeyen kişiye “Filan kadının oğlu!” demiştir. Peygamberimiz Sabit’e, meclistekilerin yüzlerine bakmasını söylemiş ve arkasından da ne gördüğünü sormuştur. Sabit b. Kays: “Beyaz, siyah ve kırmızı çehreler gördüm.” cevabını vermiştir. Peygamberimiz: “Ey Sabit! Sen bunları bu siyah Arap’tır, bu beyaz acemdir diye birbirine üstün kılamazsın. İnsanlar dine bağlılıkları ve takvaları ile faziletlidir.” buyurmuştur. Bunun üzerine Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde; “Sizin en üstününüz Allah’tan en çok korkanınızdır.” Âyetini indirmiştir.(Aynî, Ümdetü’l-Kârî, c. 16, s. 66)

Peygamberimiz(a.s.) yetimleri, fakir ve zayıf insanları onurlandırmıştır. “Sizler zayıflar sayesinde rızıklandırılır ve yardım görürsünüz.” buyurmuştur. Allah katında haklı olan üstün tutulmuştur. Peygamberimiz hiç kimseye, makam sahibi ya da zengin olduğu için haksız olduğu halde haklı muamelesi yapmamıştır.

İbn Mesûd el-Bedrî(r.a.) bir gün kölesini dövüyordu. Arkasından bir ses işitti. “Ey Ebâ Mes’ud bil ki!” diyordu. Ancak kızgın olduğundan anlayamamıştı. Sesin sahibi kendisine iyice yaklaşınca baktı ki Peygamberimiz. “Ey Ebû Mes’ud bil ki! Senin bu kölen üzerindeki gücünden Allah’ın senin üzerindeki gücü daha fazladır.” buyuruyordu. İbn Mes’ud: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu köle hürdür.” dedi. Peygamberimiz: “Eğer onu azad etmeseydin ateş seni yakardı.” buyurmuştur. (Müslim, Eymân, 8)

Biz güçlü kuvvetli, mal ve makam sahibi olabiliriz. Ancak Allah’ın bizim üzerimizdeki gücünün bizim insanlar üzerindeki gücümüzden fazla olduğunu unutmamalıyız. Bizler Yunus Emre’nin; “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü.” sözünde ifade ettiği gibi her insanın sahibinin Allah olduğunu unutmamalıyız.

Yetimler de toplumda değer verilmeyen insanlardır. Peygamberimiz; “Kim bir yetimi evine götürüp karnını doyurursa affedilmeyecek bir suç işlemediği sürece Cennete girer.” (Tirmizî, Birr, 14) “Yetimin başını okşayan kişiye ellerinin değdiği kıllar sayısınca sevap yazılır.” (İbn Hanbel, Müsned, V/250) Buyurarak yetimleri onurlandırmanın ne kadar önemli olduğunu bizlere açıklamaktadır.

Kadınlara hiçbir değer verilmezdi ve onlar aşağılanırdı. Peygamberimiz(s.a.v.): “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.” (Tirmizî, Radâ’, 11; İbn Mâce, Nikâh, 50) “Sizler hanımlarınızı Allah’ın emaneti olarak aldınız.”( Müslim, Hac 19) buyurarak kadınları onurlandırmıştır.

Kız çocukları diri diri toprağa gömülürken peygamberimiz, “Erkek çocukları ile kız çocukları arasında bir öpücüğe kadar eşit davranmalarını öğretmiştir.

Engellilere değer vermiştir. Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali tayin etmiştir. Medine’den dışarıya çıkarken, gözleri âmâ olan Abdullah İbn Ümmü Mektum’u on üç kez yerine vekil olarak bırakmıştır.

Gurur ve kibir içerisinde insanları küçük görüp kendisini üstün görmeyi Yüce Rabbimiz hoş karşılamamıştır. Kibir insanların onurunu kıran bir özelliktir. Peygamberimiz; “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan cennete giremez.” buyurmuşlardır. (Müslim, İman, 147,148)

Peygamberimiz zayıfları, kimsesizleri, engelli olanları, kadın ve çocukları onurlandırmış, onların toplum içerisinde hor görülüp, küçümsenmesini uygun görmemiş, onların da insan olduğunu, onların da onur sahibi olduklarını en güzel şekilde göstermiştir.

 

Hasan BAŞİŞ/ Muğla İl Müftüsü

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

 

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 16)

 

Bu hadis-i şerif, kişinin kıyamet gününde sevdikleriyle beraber olacağını ifade etmektedir. Kişi iyi insanları sevdiği gibi kötü insanları da sevebilir. Bu durumda sevdiği kişi ya da kişilerle birlikte olacaktır.

Bir sahabî Peygamber Efendimizin yanına gelerek; “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sormuştur. Peygamberimiz ona: “Kıyamet için ne hazırladın?” diye sorduğunda; “Ben kıyamet için çok fazla namaz, oruç ve sadaka hazırlayamadım. Ancak ben Allah’ı ve Resûlünü çok seviyorum.” demiştir. Peygamberimiz (a.s.): “Öyleyse sen sevdiklerinle beraber olacaksın.” buyurmuştur.( Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 161, 163)

Yine bir kişi Peygamberimize şu soruyu sormuştur: “Ey Allah’ın Resûlü! Bir topluluğu seven, fakat onların işlediği amelleri işleyemeyen bir insan hakkında ne buyurursunuz? Peygamberimiz (s.a.v.): “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” cevabını vermiştir.(Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165)

Peygamberimizi seven kişi kıyamet gününde Peygamberimizle beraber olacaktır. Peygamberimizi çok sevmeliyiz ki, onunla beraber olabilelim.

 

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Hamile bir kadının çocuğunu düşürmek için ilaç kullanması ya da kürtaj yaptırmasının günahı var mıdır?

Cevap: İlk günden itibaren anne karnındaki çocuk canlıdır. Onun hayat hakkını sonlandırmaya anne ve babanın veya başka bir kimsenin hakkı yoktur. Kürtaj ile çocuk aldırmak günahtır. Cenin anne karnında iken ölürse, kürtaj ile alınması gerekir. Bu durumda anne hayatı tehlikeye girmiş olur. Annenin hayatî tehlikesi söz konusu olunca, ceninin alınmasında günah yoktur. Aksi takdirde bir insanı öldürmek demektir, haramdır.

Soru: Hocam ben günah olduğunu bilmiyordum. Arkadaşımın çocuğunun düşmesi için ona ilaç verdim. Benim için bir sorumluluk var mıdır?

Cevap: Evet, çocuğun düşmesine ve ölmesine sebep olduğunuz için haram bir iş işlediğinizden Allah katında sorumlu olursunuz. Cenine karşı işlenen cinayetlerde, gurre tabir edilen bir tazminat ödenmesi gerekir. Bunun miktarı sünnette belirtilen ölçülerdir. Beş deve veya altın ve gümüş olarak ödenecekse, 212,5 gr altın veya 1487,5 gr gümüştür. (Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal, C. 2, S. 139) Bugün gümüş altından daha ucuzdur. Peygamberimiz döneminde altın gümüşün yedi katına tekabül ediyordu.

Çocuk düşürme işinin kasıtlı veya kasıtsız olmasında, anne veya babası tarafından gerçekleştirilmiş olmasında ceza olarak bir fark yoktur. Gurre cezasını ödemekle birlikte tövbe etmesi de gerekir.

Soru: Hocam böyle bir cezasının olduğunu bilmiyordum. Ama benim 212,5 gr altın kefaret verecek gücüm yok. Ben bu parayı kazanmam da çok zor. Ben ne yapacağım?

Cevap: Affedildiğine kanaat getirinceye kadar tövbeye devam et. “Ya Rabbi! Ben bu günahımdan dolayı çok pişman oldum. Eğer günah olduğunu bilseydim asla bu hataya düşmezdim. Beni affeyle!” şeklinde pişmanlığınızı hissederek tövbe ediniz.

 

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

————————————————————————————————————–

KUTLU DOĞUM HAFTASI

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dünyaya teşrif ettiği haftaya Kutlu Doğum Haftası denilir. Peygamberimizin doğumu, Rebiü’l-Evvel ayının on ikisi Pazartesi günü, miladî takvime göre 20 Nisan 571 yılına tekabül etmektedir. Her yıl 14-20 Nisan arası Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanmaktadır.

Kutlu Doğumun hafta olarak kutlanmasının sebebi; bütün insanlara gönderilmiş, her yönüyle örnek olan Hz. Peygamber (a.s.)’ın hayatını en güzel bir şekilde öğrenmek, hayatımızı güzelleştirmek ve geleceğin büyükleri olacak çocuklarımızı bu sevgi ile yetiştirmek olacaktır.

Her yıl kutlanan Kutlu Doğum Haftasında Peygamberimizin farklı bir yönü ana tema olarak ele alınmaktadır. Bu sene kutlanacak olan Kutlu Doğum Haftasının ana teması Hz. Peygamber ve İnsan Onuru’dur. Diyanet İşleri Başkanlığımız yurt içinde ve yurt dışında bu ana tema üzerinde konferanslar, paneller düzenleyecek ve farklı etkinliklerle Peygamberimizin dünyaya teşrifini kutlayacaktır.

Yaratılmış varlıklar içinde en şerefli yaratılan insanın, doğumundan ölümüne kadar onurlu bir şekilde yaşaması gereklidir. Peygamber(a.s.); “İnsanlar bir tarağın dişi gibi eşittirler.”( Keşfu’l-Hafa, 2846) buyurmuştur. Kölelere hiçbir değerin verilmediği dönemde, Peygamberimiz onlara yapamayacakları bir işi emrederseniz, siz de onlara yardımcı olun buyurmuştur. Kölelerle aynı sofraya insanların oturmadığı bir dönemde, Peygamberimiz onlarla yemek yemiş, sohbet etmiştir.

Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dönemde, kız çocuğu ile erkek çocuğunun ayrı tutulmaması gerektiğini, aralarında adaletle muamele edilmesini söylemiştir. Kadınların hiçbir değerinin olmadığı hatta mirastan bir şey alamadıkları dönemde, kadınlara gereken değeri İslâm vermiş ve Peygamberimiz anneler için; “Cennet annelerin ayakları altındadır.”( Nesaî, Cihad, 6) buyurmuştur.

İnsanları yalan söyleyerek aldatmayı, kötü lakap takmayı, iftira atmayı, hırsızlık yapmayı, gıybet etmeyi, cana kıymayı, insan uzuvlarına zarar vermeyi dinimizin yasaklaması, insan onurunu korumak içindir.

Yüce Allah Kur’an’da Peygamberimizin ahlâkını övmekte ve “Muhakkak sen en yüce ahlâka sahipsin.”(Kalem, 68/4) buyurmaktadır. Peygamberimizin yüce ahlâkına her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz günümüzde, Peygamberimizi örnek almakla hayatımızın güzelleştireceğine inanıyoruz. Kardeşliği, insan sevgisini, yaratılan varlıklara merhameti, büyüklerimize saygıyı, küçüklerimize şefkati, kadın ve çocukların Allah’ın birer emaneti olduğunu hep onun hayatından öğrenmekteyiz.

Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle Muğla İl Müftülüğü olarak düzenleyeceğimiz etkinliklere katılmanızı istiyor ve Peygamberimize olan sevgimizi hep beraber göstermek istiyoruz. Şimdiden Kutlu Doğum Haftasının ülkemize, milletimize ve bütün İslâm alemine hayırlar getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

————————————————————————————————————-İSRAF

İnsanın sahip olduğu nimetleri gereksiz yere harcamasına israf denir. İsrafın zıttı iktisattır. İsraf, bitmeyecek zannedilen hazinelerin bitmesine, çok zannettiğimiz malın azalmasına, tabiatta bol bulunan madenlerin tükenmesine neden olur.

Günümüzde israf o kadar çoğalmıştır ki, nimetlerin kıymeti bilinmez olmuştur. Ekmek, su, yiyecek, giyecek, para ve zaman israfı, gibi birçok konuda israfla karşı karşıya kalmaktayız.

İsraftan kaçınmamızı Yüce Allah emretmektedir. “Yiyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(A’raf, 7/31) buyurmaktadır.

İsrafta hayır yoktur. Peygamberimiz; “İktisat eden geçim sıkıntısı çekmez.” (İbn Hanbel, Müsned, 1/447) buyurmuşlardır. Sa’d b. Ebî Vakkas abdest alırken suyu biraz fazlaca kullanmıştır. Peygamberimiz ona: “Bu israf nedir? Diye sorduğunda Sa’d: “Abdestte israf olur mu?” demiştir. Peygamberimiz “Evet, hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile.” (İbn Mâce, Taharet, 48; Müsned, II/221) buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerifler bizi iktisat etmeye teşvik etmektedir. Bol olan bir şeyde bile israf etmek Müslümana yakışmamaktadır. Her nimetten hesaba çekileceğimizi Yüce Rabbimiz haber vermekte ve Mü’minlerin özelliklerinden bahsederken; “Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik ederler. Bu ikisi arasında dengeli bir harcama yaparlar.”(Furkan, 25/67) buyurmaktadır.

İsraf gibi cimrilik de doğru değildir. İnsan harcama yaparken ihtiyacı olup olmadığını gözden geçirmelidir. Kişi ihtiyacı olmadığı halde tüketim içerisine girerse bu israftır. Kişinin ihtiyaç duyduğu bir şeyi satın alma gücüne sahip olduğu halde ihtiyacını karşılamıyorsa bu cimriliktir. Kişi bunu kendisi değerlendirmelidir.

Bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah bollukla da darlıkla da imtihan edebilir. Sıkıntı çektiğimiz zamanları unutmamamız gerekiyor. Elimiz bollaştı diye israf etmek doğru değildir. İsraf, nimetlere şükretmeyi unutturur. Bereketin kalmasına neden olur. Varlık içinde darlık çektirir. Zengini fakirleştirir.

Atalarımız birçok konuda bizlere ışık tutacak önemli sözleri hatıra olarak bırakmışlardır. Şu atasözlerimiz bizlere iktisadı tavsiye etmektedir:“Sakla samanı gelir zamanı.” “Damlaya damlaya göl olur.” İsraftan kaçınmamız için de; “Güvenme varlığa, düşersin darlığa.” demişlerdir.

İsrafın maddi boyutu yanında bir de manevi boyutu olan zaman israfından da söz etmeden geçemeyeceğim. Her şey gibi insan ömrü de tükenir. Zamanımızı iyi değerlendirmeli, boş işlerle vaktimizi geçirmemeliyiz. Özellikle yeni yetişen gençlerimiz ileriki hayatları için kendilerini hazırlamalı ve vakitlerini değerli işlerde ve yerlerde geçirmelidir.

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR HADİS VE ANLADIKLARIMIZ

“Her iyilik sadakadır.”( Buhârî, Edeb 33; Müslim, Zekât 53)

Bu hadis-i şeriften öğreniyoruz ki yaptığımız her iyilik sadakadır. Tanıdığımız ya da tanımadığımız bir kişiye yardımcı olmak, yerden insanlara zarar verecek bir şeyi kaldırmak, insanların hayrına olacak her şey ibadet sevabı kazandırır.

Kısa ama ifade ettiği mana çok geniş olan bu hadis için bütün iyilikleri saymamız gerekecektir. Burada “Ameller niyetlere göredir.” Hadisini de hatırlamamızda fayda vardır. Çünkü yaptığımız işlerde niyetlerimizin iyilik amacı taşıması, o davranışımızın sadaka sayılmasına vesile olacaktır.

FIKIH SOHBETİ

(SORULAR VE CEVAPLAR)

Soru: Bir arkadaşımla konuşmamak üzere yemin etmiştim. Şimdi aramız düzeldi ve konuşmak zorunda kaldım ne yapmam gerekiyor?

Cevap: Yemininizi bozduğunuz için yemin kefareti ödemeniz gerekiyor. Yemin kefareti köle azat etmekle başlar. Ancak bunu bulamayan ya da köle azat etmeye gücü yetmeyen on fakiri doyurur. Bunu yapamazsa on fakiri giydirir. Bunlara gücü yetmiyorsa peş peşine üç gün oruç tutar.

Soru: On fakiri nasıl bulacağım?

Cevap: On fakiri bulamazsa bir fakire on gün doyurursun veya on günlük yiyecek parası verirsin. Bir günlük yemek parası sabah akşam bir fakirin karnını doyuracak kadar yemek parasıdır. Her sene Diyanet İşleri Başkanlığımız bu miktarı belirlemektedir. Bu sene için 8.5TL. bir günlük yemek parası olarak belirlenmiştir. Kişi kendi durumuna göre bunu artırabilir. Mesala 10 TL de verebilir. On günlük yemek parası için 8.5×10=85 TL. ödemelidir.

Soru: Torunuma bu parayı verebilir miyim?

Cevap: Hayır. Kişi kendi çocuklarına, çocuklarının çocuklarına, eşine, anne babasına, dedesine ve ninesine bu parayı veremez. Bunlar fakir bile olsalar zekât, fıtır sadakası ve yemin kefareti bunlara verilmez. Ancak fakirlerse kardeşine, dayısına, halasına, amcasına ve bunların çocuklarına verilebilir.

Abdulkadir YILMAZ/Muğla Vaizi

————————————————————————

DUA NEDİR?

Dua bir ibadettir. Kulun Allah ile irtibatıdır. İnsanın gücünü aşan birçok olay karşısında her şeye gücü yeten Allah’a sığınması, yalvar yakar olması, isteklerini Rabbinden istemesidir.

Dua samimi bir imanın neticesidir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin.”(Furkan,25/77) buyurmaktadır. Dualarımız Allah’a yakınlaşmamıza birer vesiledir. Dua etmek, Allah’ı tanımak demektir.

Peygamberimiz (S.A.V.): “Yeryüzünde hiçbir Müslüman yoktur ki, bir günahı veya akraba ile ilişiği kesmeye vesile olacak bir dilekte bulunmadığı sürece, her hangi bir dua ile dua etsin de Allah Teâlâ ona istediğini vermesin veya o duasına karşılık bir kötülüğü ondan uzaklaştırmasın. Dinleyenlerden birsi: “Öyleyse biz de çok dua ederiz.” deyince Peygamberimiz: “Allah’ın lütuf ve ihsanı istediğinizden daha çoktur.” (Tirmizî, Dua, 9) buyurmuşlardır.

Dua ederken duam kabul olur diye kesin inanmak gerekir. Benim duam kabul olur mu? Diye yapılan dualar makbul değildir. Yüce Allah’a yaptığımız her duanın Allah katında bir karşılığı vardır. Ve Allah her şeye kadirdir.

Dua insana huzur verir. Çünkü dua eden kişi dua ederken şöyle düşünür. Ben bu dünyada yalnız değilim. Benim sesimi işiten beni gören Rabbim var. Benim gücümün yetmediği her işe gücü yeter. Benim sıkıntılarımı O giderebilir. Benim hatalarımı O bağışlayabilir. Beni her türlü tehlikelerden O koruyabilir. İşte bu düşüncelerle rahatlar sıkıntıları hafifler.

Dua, insanda fıtrî bir olgudur. Bu sebepledir ki, bütün dinlerde mevcuttur. Üstün bir varlığa inanan her insan şu veya bu şekilde dua eder. İnsanlar hayatları boyunca, üstesinden gelemeyecekleri birçok şeylerle karşılaşmakta, keder, sıkıntı, acz ve ümitsizliklere maruz kalmaktadırlar. Yüce Allah şöyle buyurur: “İnsana bir darlık dokunduğu zaman yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır, ama biz onun sıkıntısını giderince sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı gidenlere yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir.” (Yunus, 10/12) Dua sadece sıkıntılı zamanlarda yapılmaz Her zaman yapılması gerekir.

Yaptığımız duaların bazen hemen kabul olduğuna şahit oluruz. Bazen de seneler sonra kabul olduğunu görürüz. Öyleyse bazı isteklerimiz hemen yerine gelmedi diye duayı terk etmek doğru değildir. Bir de duaların daha güzel bir şekilde kabul olması vardır. Hz. Meryem’in annesi Allah’a dua ederken erkek bir çocuk vermesini istemiştir. Ancak Yüce Allah Hz. İsa(A.S.) gibi bir peygambere anne olacak Hz. Meryem’i ona ihsan etmiştir. Onun duası hakkında Allah kabul etmemiştir denilemez. Allah daha güzel bir şekilde duasını kabul etmiştir denilir.

Öyleyse Yüce Rabbimize yakınlaşmamıza vesile olacak olan dualarımızı terk etmemeliyiz. Kendimiz, ailemiz ve çocuklarımız için hayır dualar ettiğimiz gibi, memleketimiz için, bütün Müslümanlar için ve bir birimiz için hayır dua etmeliyiz.

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

——————————————————————————————————–ÇANAKKALE ZAFERİ

Şanlı tarihimizdeki kahramanlık destanlarından birisi olan Çanakkale zaferi, sıradan bir zafer değildir. Tarihimiz içinde çok özel bir yeri vardır. Çünkü hiçbir savaşta iki yüz elli bin şehit verdiğimiz vaki değildir.

Çanakkale savaşı bütün dünyayı hayrette bırakan kahramanlık destanıdır. Her kıtadan getirilen askerlerle savaşan kahraman ordumuz, her türlü imkânsızlığa rağmen, kalbindeki imanın gücüyle yenilmemiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Çanakkale’deki askerlerimizin manevi durumunu şu şekilde ifade etmektedir: “Karşılıklı siperler arası sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulamayarak kâmilen düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek itidal ve tevekkül ki, öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiçbir tereddüt bile göstermiyor, sarsılmak yok! Okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, şâyân-ı hayret ve tek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

Mehmet Akif Ersoy, milletimizin ümitsizlik içerisinde bulunduğu bir dönemde ülkemizi saran karanlıkları dağıtacak bir aydınlığı bekliyordu. Ancak yıllar yılı peş peşine gelen yenilgilerden bezmiştir. Kimsenin yüzü gülmüyor ümitsizlik ve çaresizlik her tarafı kaplamıştır.

Mehmet Akif Ersoy Köse İmam ile konuşurken bu ümitsizliği İmamın oğlu olan Asım’ı kastederek bu nesli küçümseme, aslanlarda bile korku varken bunlar çıplak bir şekilde cephelerde savaşıyorlar demiştir. Çanakkale savaşı gerçekten kırılan ümitlerin yeniden yeşermesini sağlamıştır. Dünyanın hasta adam zannettikleri milletin evlatları emperyalist güçlere büyük bir ders vermiştir.

“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek,

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.”

Milletimiz için yeniden ümitlerin tazelendiği, yeniden hayata dönüşün bir başlangıcı olan Çanakkale tarihimizde çok önemli bir yere sahiptir.

Savaştan çıkan Asım çok duyarlı bir genç olmuştur. Ancak ne yapacağı tam bilememektedir. Mehmet Akif Ersoy Asım’a nasihat eder. Yaptıklarının doğru olmadığını eğitim ve öğretimle geri kalmışlıktan kurtulacağımızı söyler. Mehmet Akif Ersoy Çanakkale savaşının devam eden uzantısının cehaletle, gerilikle ve fakirlikle mücadele etmek olduğunu ifade ederek, Çanakkale savaşının devam ettiğini gençlerimizin aydınlık geleceği için çalışmaları gerektiğini belirtmiştir.

Gençlerimizin aydınlık geleceği için onlara Çanakkale ruhunu öğretmek hepimize düşen bir görevdir.

 

Hasan BAŞİŞ/Muğla İl Müftüsü

————————————————————————————————–

Hoca Mustafa Efendi

Muğla’da ilmin yayılması için çalışmış ender kişilerden birisi olan Hoca Mustafa Fehmi Efendi, (1785-1874) yılları arasında yaşamıştır. Önce Aydın’da sonra Muğla’da Mahkeme kâtipliği yapmıştır. Okuma ve yazmada ileri olduğu gibi Muğla’da okuma ve yazmada öncülük etmiştir.

Şeyh Caminin avlusuna 5×10 ebadında bir kütüphane yaptırmıştır. Bu kütüphaneye kendi imkânlarıyla kitap temin etmiştir. Denizli’nin Acıpayam ilçesinden Hacı Veliyyüddin (Hacı Veli Efendi)’yi Muğla’ya getirtmiş ve Mısır’a ve İstanbul’a göndermiş onun kitap satın alıp gelmesini sağlamıştır.

Ali Rıza Hakses’in 1940-41 yılları arasında kaleme aldığı Muğla Menteşe Büyükleri isimli eserinde kaydedilen bilgilere göre bu kütüphanede 2984 kitap bulunmaktayken, Kurbanzâde kütüphanesinden gelen 114 kitap da ilave edilerek kütüphanedeki kitap sayısı 3098’e ulaşmıştır.

Muğla’da eğitim ve öğretime katkısı olduğunu düşündüğümüz bu kitapları satın alıp Muğla’ya kazandırması, Hoca Mustafa Efendi’nin ilmi seviyesini göstermektedir.

Hoca Mustafa Efendi Şahidî gibi Mevlevi idi. Kütüphanenin kapısının üzerine Kütüphane-i es-Seyyid Mustafa Fehmiyyül Mevleviyyül Muğlavî yazdırmıştır.

Hoca Mustafa Fehmi Efendi Muğla’ya kurduğu kütüphane dışında ilmi faliyetlere en büyük katkısı Farsça’yı çok iyi bilen Hacı Veliyyüddin’i Denizli’den getirtmesi olmuştur. Şahidî Hazretlerinden sonra Muğla’da Farsça’nın iyi bir şekilde öğretilip yaygınlaşması Hoca Mustafa Efendi ile gerçekleşmiştir. Hoca Veliyyüddin’in yetiştirdiği talebeler uzun süre Muğla’da Farsça hocalığı yapmışlardır.

Osmanlı döneminde okullarda Avrupa dilleri yanı sıra Arapça, Farsça da okutulurdu. Anadolu Selçuklu döneminden kalan kitapların birçoğu Farsça’dır. Mesnevi Farsça olarak yazılmıştır. Hoca Mustafa Efendi Kütüphanesinde Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca ve    İngilizce yazılmış eserler bulunmaktaydı.

Bugün bize düşen görev, bu kütüphanenin diğer tarihi binalar gibi ayakta kalmasını sağlayıp, kütüphaneye canlılık kazandırarak Muğla’da yetişen gençlerimize okuma ve yazma sevgisini kazandırmak olacaktır.

—————————————————————————————————————-

Şahidî

 

Muğla’ya manevi bir hava katan Şahidî, bir Allah dostudur. Muğla halkına hizmet etmiş talebeler yetiştirmiş ve arkasından eserler bırakmıştır. Nice eserler vardır ki fazla ilgi görmezler. Ama bazı eserler sürekli müracaat kaynağı olurlar. Bazı sözler vardır, dilden dile nakledilir, insanlar o sözlerden ders alırlar. O sözler içerdiği mana itibariyle eskimezler. Yıllar onları yok edemez.

Bazı şahsiyetler vardır, insanlar onları yaşarken sevdikleri gibi vefat ettikten sonra da sevmeye devam ederler. Bazı kişiler de vardır ki unutulur giderler. Muğla şehrinden günümüze kadar yüz binlerce insan yaşayıp ömrünü tamamlamış ve ahirete göçmüştür ancak onlardan çok az insanın ismi anılmaktadır. Yüz binlerce kabir toprak altında kalmış üzerinden yollar geçmiş kiminin kabrinin üzerine evler yapılmıştır.

Yıllar geçmesine rağmen unutulamayan şahsiyetler de vardır. Onlar insanların manevi mimarlarıdır. Eser bırakmışlar yıllar boyu insan yetiştirmişlerdir. Sözleri ilme katkıları onların amel defterlerine işlenmektedir. Bu yönüyle vefat etseler bile Allah katında dereceleri artmaya devam eder. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyet, 14) buyurmuşlardır.

Şahidî Hazretlerinin unutulmaması onun ilme katkılarındandır. Özellikle Mesnevî’nin okunup anlaşılması için yazdığı Tuhfe-i Şahidî adlı eser, Farsça Tükçe bir lügat olmakla birlikte çocuklar için yazılmış olması üzerinde durulması gereken bir konudur. Çocuklar bir milletin geleceğidir. Çocuklar çabuk öğrenirler ve çocukken öğrenilen şeyler uzun süre unutulmaz.

Şahidî Hazretlerinin bu eseri insanların dikkatinden kaçmamıştır. Mesnevi’nin anlaşılması için Muğla dışında da istifade edilen bir eser olmuştur.

Şahidî Hazretleri İstanbul’da ve Bursa’da okuduktan sonra Muğla’ya dönmüş, hem Muğla ve çevresinde yaşayan insanları irşat etmiş hem de çocukları eğitmiştir. Attığı temeller yıllar boyu devam etmiştir. 1899 Aydın Vilayeti salnamesine göre Şahidî caminin çok yakınında bulunan Şahidî mektebinde 3 öğretmen bir öğretmen yardımcısının görev yapmakta olduğu ve 45 öğrencinin eğitim gördüğü anlatılmaktadır.(Tarih İçinde Muğla, İlhan Tekeli s.93) Şahidî Mektebi hakkında Evliya Çelebi’nin de bahsettiğini binlerce talebe yetiştiğini, başka yerlerde kafası fazla çalışmayan çocukların buraya geldiğinde birkaç ders okumaya başlamasıyla zihninin açıldığına dair bilgiyi daha önceki makalemizde sizlerle paylaşmıştık.

Muğla halkımızdan Şahidî Hazretlerinin kabrini ziyarete gelen binlerce insanımız vardır. Şahidî’nin Hazretlerinin bırakmış olduğu eserleri okumamıştır ama Şahidî’yi severler. Cuma sabahları sabah namazını Şahidî camisine gelirler. Şahidî’ye olan vefa borçlarını ödemeye çalışırlar.

Hasan BAŞİŞ

Muğla İl Müftüsü

——————————————————————————————————SABIR

 

Sabır, acı, ıstırap ve karşılaşılan zorluklar karşısında tahammül etme, dayanma gücüdür. Musibet, hastalık anında sabredildiği gibi, başarıya ulaşmak için de bıkıp usanmadan çalışmak gereklidir. Sabrın zıttı ise, dayanma gücünün olmaması, bir işte sabırsızlık gösterip acele etmektir. Sabır, üç şekilde olur. Bela ve musibetlere sabır, ibadetlerde karşılaşılan zorluklara sabır ve günaha girmemek için gösterilen sabırdır.

Sabretmek, mahkûmiyete, meskenete ve zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bizim burada ifade etmeye çalışacağımız sabır insanın karşılaştığı hastalık, musibet mal ve can kaybı gibi insanların karşılaştığı hadislerdir.

Yüce Rabbimiz insanı imtihan etmek için bu dünyaya göndermiştir. İnsanın karşılaştığı zorluklar, bela ve musibetler, hastalık ve ölümler hep birer imtihan vesilesidir. Bir Âyet-i Kerime’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlıkla bir de mallardan, canlardan ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155)

Düşman, deprem, ölüm korkusu gibi korkularla insanlar karşı karşıya kalır. O sırada insan ya Allah’a sığınacak ya da korkusu büsbütün artacaktır. İşte burada insan imtihan içerisindedir. Her şeyi gören Allah’tan başka, hiç kimsenin yardım edemeyeceğini düşünerek teslimiyet içerisine giren insan, imanın verdiği güç ile sabreder ve imtihanı kazanır.

Mallardan ve ürünlerden eksilterek de Yüce Rabbimiz insanı imtihan eder. Bollukta şükrederken bir bakarsınız ki, ürünler eksilince şükür aklına bile gelmez. Şikâyete başlar. Bollukta da darlıkta da nimetlerin asıl sahibinin Allah olduğunu unutmamalıyız.

Bazı insanlar da sıkıntı, darlık, musibet anlarında Allah’ı hatırlayıp dua eder de sıkıntıdan Allah onları kurtardığında dua ve ibadeti bırakırlar.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rabbi onu deneyip kendisine ikramda bulunduğunda, ona bol bol nimetler ihsan ettiğinde, Rabbim bana ikram etti der. Ama Allah onu deneyip rızkını daraltınca da Rabbim beni aşağıladı der.” (Fecr, 89/15,16) Bu âyetler insanın durumunu çok iyi açıklamaktadır.

Yüce Allah yeryüzündekileri ve gökyüzündeki her şeyi yaratandır. Her şeyin sahibi O’dur. Hiç bir şey O’nun izni olmadan meydana gelmez.(İbrahîm, 14/25; Fâtır,35/32) Bitkiler bitmez.(A’raf, 7/58) Ağaçlar meyve vermez.(İbrahîm, 14/25) Bir yaprak dahi Allah’ın ilmi dışında yere düşmez.(En’am, 6/59)

Bize isabet eden musibetler, hastalıklar, ürün ve mallardan eksilmeler hep Allah’ın bilgisi dâhilindedir. “Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez.”(Âl-i İmrân, 3/145) “Ne yeryüzünde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır. Elinizden çıkana, kaybettiğiniz şeylere üzülmeyesiniz ve Allah’ın verdiği şeyler ile şımarmayasınız.”(Hadîd, 22, 23)

Bela, musibet, hastalık, ölüm, mal kaybı gibi bir imtihanla karşılaşan kişi sabrettiği zaman derecesi artar. Sabretmezse hiçbir şey kazanamaz. İsyan etmekle, aşırı üzülmekle ancak kendisine zarar verir. Ama sabreden kişiler başarılı bir şekilde imtihanı kazanırlar ve kaybettiklerini Yüce Allah tekrar onlara fazlasıyla ihsan edebilir.

İnsanın bela ve musibetle karşılaştığı ilk anı çok önemlidir. Peygamberimiz(a.s.): “Sabır, musibetle karşılaştığın ilk andaki sabırdır.” (Buhârî, Cenâiz, 32, 43)buyurmuşlardır.

Peygamberimiz(s.a.v.); “Kim musibet anında istircada bulunursa (İnnâ lillehi ve innâ ileyhi râciun, Biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz derse), Allah musibetinden gelen zararı telafi eder, akıbetini güzelleştirir. Ve ona razı olacağı iyi bir hal verir.” buyurmaktadır. Musibet anında bu sözü söyleyebilirsek o musibet hafifler ve o zarar Allah tarafından telafi edilir.

Bir gece vakti peygamberimizin lambası söndüğünde, istircada bulunmuş “Biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz.” demiştir. Hz. Âişe (rha): “Ey Allah’ın Resûlü! Bu bir musibet midir? Bu söz musibet anında söylenir.” demiştir. Peygamberimiz: “Mümin’e eziyet veren her şey musibettir.” (Ceâleyn, Bakara 156. âyetin tefsiri, Tefsirü’l-Kebîr, IV/141)buyurmuştur.

Peygamberimizin bu hadisi bizlere örnek olmalıdır. Küçük bir şey de olsa eğer bize üzüntü veriyorsa, bu sözü söylemekle rahatlarız. Aynı zamanda küçük musibetlerde bu sözü söylemeyi alışkanlık haline getirenler, daha büyük musibetlerde de hemen hatırlayıp istircada bulunurlar.

Kur’an-ı Kerim’de Eyüp(a.s.)’ın sabrı övülmektedir. Çünkü o büyük imtihanlarla karşı karşıya kalmış ama isyan etmemiş sabretmiştir. Sabrına karşılık Cenâb-ı Hak onu eski haline döndürmüş kaybettiklerinin bir kat daha fazlasını ihsan etmiştir. (Sad, 38/41-44)

Öfke ve hiddetine yenilen kişi söylediği sözlerle Allah’a isyan edebilir, İnsanların kalbini kırabilir, insanlara zarar verebilir, cana kıyabilir. Sonunda pişman olur ama iş işten geçmiş olur. Atalarımız; “Öfke ile kalkan zarar ile oturur.” demişlerdir.

Sabrın sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. Sabır başarının anahtarıdır. Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek müminlerin özelliklerindendir.

Hasan BAŞİŞ

İl Müftüsü

 

———————————————————————————————————

ŞÜKÜR

Yüce Rabbimizin nimetlerini takdir edip, saygı ve hürmetimizi ifade etmek olan şükür, kulluk vazifemizin başında gelmektedir. Şükür, hamd kelimesi ile de ifade edilmekte olup, her ikisiyle kastedilen nimetleri var eden Allah’tır. Bu sebeple her  iki kelime ile şükrânımızı Allah’a arz edebiliriz.

Yüce Rabbimiz: “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.”(Nahl, 16/18) buyurarak, insana ne kadar çok ihsanda bulunduğunu hatırlatmaktadır. Var olan bütün mevcudatı yaratan insanlığın hizmetine sunana Allah’tır. Gözümüzün gördüğü ve görmediği her şeyi yaratan, sahip olduğumuz malımızı, vücudumuzu yaratan Odur.

Verdiği nimetlere şükredersek nimetini ziyadeleştireceğini şu Ayet-i Celile ile ifade etmektedir: “Hatırlayın ki, Rabbiniz size; eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir diye bildirmiştir.”(İbrahim, 14/7)

İnsan Allah’a şükrettiği zaman nimetin kıymetini anlamış ve o nimetin asıl sahibini tanımış olur. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Allah Teâlâ, kulunun bir şey yedikten ve içtikten sonra hamdetmesinden hoşnut olur.” buyurmuşlardır.(Müslim, Zikir, 89)

Nimetin az veya çok oluşu değil, kimden geldiği önemlidir. İnsan bolluk içinde yaşarken şükredip de darlık içindeyken şükretmeyip şikayet etmesi doğru değildir. Unutmayalım ki Allah Teâlâ Hazretleri insanı darlıkla da ve bollukla da imtihan edebilir.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh’tan bahsederken; “O çok şükreden bir kulumuzdu.” (İsrâ, 17/3) buyurmuş, sık sık “Şükretmez misiz?” diye sorarak şükretmemiz gerektiğini hatırlatmıştır. “Şükredenleri mükafatlandıracağız”(Âl-i İmran, 3/145) ayeti ile de şükrün karşılıksız kalmayacağı, şükredenler için nimetlerin artırılacağı müjdesi ile de hem bu dünyada hem de daru’l bekada şükreden için mutluluk kaynağı olacağı şüphesizdir. Yüce Allah Dâvud (a.s)’ın ailesine seslenirken: “Ey Davûd ailesi şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”(Sebe, 34/13) buyurmuştur. Gerçekten de Allah’a hakkıyla şükredenler ne kadar azdır. Günümüzde insanlar kendilerinden makam, mevki veya mal bakımından üstte olanlara bakarak, sahip olduğu nimetleri göremez. İnsan kendinden aşağıdaki bir kişiye bakarsa şükredecek ne kadar da çok nimete sahip olduğunu anlayacaktır.

Bu arada bir hikayeciği nakletmeden geçemeyeceğim. Bir adam ayakkabısının eski oluşundan dolayı hayıflanırken, karşıdan gelen ve ayaklarından birisi olmayan bir adamı görünce Allah’a ne kadar çok şükretmesi gerektiğini anlamıştır.

Şükür, üç şekilde olur. Dil ile şükür; “Elhamdülillah ya da Rabbimize şükür” demekle yerine gelmiş olur. Kalp ile şükür; nimeti veren Allah’tan razı olmakla olur. Fiil ile şükür; Allah’ın emir ve yasaklarına uyup, isyan etmemekle olur.

Şükretmemiz gereken nimetler sadece yiyecek ve içeceklerden ibaret değildir. Müslüman olmak, gereği gibi Allah’a kulluk yapabilmek, maddi ve manevi sahip olduğumuz her şey, nimet kapsamındadır.

Şükürsüzlük nimeti küçümseme, kıymetini anlamama manasına gelir. Oysa insan Allah’ın bütün nimetlerine muhtaçtır. Allah’ın nimetlerini saymaktan aciz olan insan, hayatını sürdürürken, nefes alıp verdiği havayı, içtiği suyu, yediği meyve ve sebzeleri, sevdiği yakınlarını düşünmelidir. Bu nimetleri ona veren kimdir? El, ayak, göz, kulak ve yaşamı için hayati öneme sahip vücudunun bütün parçalarını insana ihsan eden kimdir? Bunun gibi nice nimetleri düşünmeli ve Allah’a şükretmeliyiz. Canlıların nefesleri, ağaçların yaprakları, denizlerin kumları, yağmur ve kar taneleri sayısınca, Rabbimize şükrediyoruz. Yüce Rabbim bizleri şükürde daim eylesin. Alemlerin Rabbine hamd olsun.

Hasan BAŞİŞ

                                                                          İl Müftüsü

————————————————————————————————————–

YENİDEN KARDEŞLİĞİMİZİ GÖZDEN GEÇİRMELİYİZ

 

Kardeşlik derken bir olayı anlatarak sohbetime başlamak istiyorum. “Ashâb-ı Kirâmın ileri gelenlerinden Hazreti Huzeyfe anlatıyor: “Yermuk muharebesindeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı.

Bu arada ben de güç belâ kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum; fakat ne çare, bir kan seli içinde yatan amcamın oğlu, kaş göz işaretleri ile bile zor konuşabiliyordu.

Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek: “Su istiyor musun?” dedim. Belli ki istiyordu, çünkü dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Göz işareti ile de çabuk, halimi görmüyor musun? der gibi bana bakıyordu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İyaş’ın iniltisi duyuldu: “Su! Su! Ne olur bir tek damla olsun su!” Amcamın oğlu Hâris, bu feryadı duyar duymaz, göz ve kaş işaretiyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken İyaş’ın iniltisi duyuldu: “Ne olur bir damla su verin! Allah rızası için bir damla su!” Bu feryadı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu İyaş’a götürmemi işaret etti. Hâris gibi o da içmedi.

Ben kırbayı alarak şehidlerin arasında dolaşa dolaşa İyaş’a yetiştiğim zaman, kendisinin son kelimesini işitiyordum. Diyordu ki: “İlâhi! İman dâvâsı uğrunda canımızı feda etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehadet rütbesini esirgeme. Hatalarımızı affeyle!” Belli ki, İyaş artık şehadet şerbeti içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü, fakat vakit kalmamıştı. Başladığı Kelime-i Şehadeti ancak bitirebildi.

Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim! İkrime’nin de şehid olduğunu gördüm. Bâri dedim amcamın oğlu Hâris’e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim, ne çare ki o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kuvrula ruhunu teslim eylemişti.

Hayatımda birçok hâdise ile karşılaştım, fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Bunların birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli halleri, gıpta ile baktığım en büyük iman kuvveti tezahürü olarak hafızama âdeta nakşoldu!

Bu olay yaşanmış bir olaydır. Son anlarında bile bir birini düşünen insanların yaşadığı dünya bugün bizlere hayal gibi geliyor. Ancak bu duygu ve düşünceyi hayatımıza yerleştirmek mümkündür. Tarihte yükselen milletler halkıyla beraber yükseldiğini görmekteyiz. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmezden önce halkının durumunu görmek istemiştir. Tebdil-i kıyafetle bir dükkâna girmiş ve alış veriş listesini satıcıya uzatmıştır. Dükkân sahibi listede yazılanların bir kısmını vermiş bir kısmını da komşusundan almasını söylemiştir. Fatih Sultan Mehmet diğer dükkâna uğradığında o da listede yazılan ihtiyaç maddelerinden bazılarını vermiş, kalanını diğer komşusundan almasını söylemiştir. Fatih Sultan Mehmet halkının birbirini bu denli düşündüğünü görünce memnun olmuştur. Halkının da İstanbul’un Fethine hazır olduğunu görmüştür.

Muğla’nın geçmiş tarihine baktığımızda kardeşliğin en güzel bir şekilde yaşandığını görmekteyiz. Eski Muğla dediğimiz semtlere baktığımızda evler kenetlenmiş durumdadır. İç içe girmiş evler, Muğla halkının bir birleriyle kardeşçe yaşadıklarının bir göstergesidir.

Tabiî ki bir birine yakın evlerde oturan komşular bir birin yemek kokusunu duyacaktır. Herkes komşularına pişirdiği yemekten vererek kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmişlerdir. Komşusunun düğünü olduğunda misafirler komşu evlerde ağırlanırdı. Herkesin evinin önü süpürülürken yaşlı komşu unutulmaz komşusu tarafından onun da evinin önü süpürülürdü. Cenaze götürülürken sokak aralarında gören koşar yardım ederdi, hatta dükkânların bulunduğu çarşı sokaklarından geçiyorsa, esnaf dükkânından çıkar tabutu bir miktar taşırdı.

Günümüze geldiğimizde bir birini düşünmeyen, sadece ben kazanayım fikri yerleşmiş durumdadır. İnsanların bir birini düşünmediğini ve merhamet duygularının zayıfladığını üzüntü içerisinde görmekteyiz. Yeniden kardeşliğimizi gözden geçirmeli ve gelecek nesillere örnek olmalıyız.

 

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://www.muglagundemgazetesi.com/hasan-basis